Genel süsleme özellikleriyle değerlendirmeye çalıştığımız Gömeç’teki, özellikle ilk iki mezarlıkta bulunan mezar taşlarından çok azı bugün toprak üzerinde görülebilmektedir. Bu nedenle, yalnızca toprak üstünde yer alan taşlara dayanarak Gömeç hakkında sağlıklı ve ayrıntılı bilgilere ulaşabilmemiz mümkün değildir. Toprak altında kalmış taşların, yapılacak kazı çalışmalarıyla bir gün, günışığına çıkarılacağını umuyorum.
Bitkisel süsleme içeren örnekler, mimari tasvirli mezartaşlarına göre, sayıca daha çoktur. Tek başına ağaç, dal, yaprak, çiçek ya da çiçek gruplarından oluşan süslemelerin yanı sıra, bunlardan birkaçının biraraya getirilmesiyle oluşturulan kompozisyonlar da vardır. Bitkisel süslemeler, ayak veya başucu taşlarına göre stil açısından farlılık göstermemektedir. Ancak, ayakucu taşları için karakteristik olan hurma ağacı, selvi, sarmaşık, lale ve selvi-sarmaşık, selvi-lale kompozisyonları başucu taşlarının hiç birinde tercih edilmemiştir. Bunların içinde yalnızca selvi ağacının, mimari tasvirli mezartaşlarında ve arka planda mimari öğeyi tamamlayan bir unsur olarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Bunun yanısıra, başucu taşlarında kullanılan bazı motifler de ayakucu taşlarında kullanılmamıştır. Akant yaprakları, saksı ya da vazo çiçeği, batı etkisiyle Türk sanatına girmeye başlayan perde ve meyve tabağı tasvirleri bu tür süslemeler arasındadır. Bu durum bütün Batı Anadolu için geçerli olan bir değerlendirme değildir. Nitekim, Foça, Çeşme, Kuşadası ve Altınoluk mezarlıklarında az sayıda da olsa, ayak taşlarına işlenmiş ölü doğa (Natürmort) tasvirli örnekler görülebilmektedir. Bitki kökenli süslemelerin kadın mezartaşlarında daha çok tercih edildiği dikkat çekmektedir. Kadın mezartaşlarının, kitabe bölümü dışındaki tüm yüzeyi süsleme için değerlendirilebilirken, erkek mezartaşlarında, taşı veya kitabe bölümünü çevreleyen bordürler dışındaki kısımların süslendiği bir örneğe rastlayamadık. Erkek mezartaşlarında, sarıkların dolamları arasına sıkıştırılmış tek veya çift gül motifinin en sık kullanılan süsleme unsuru olduğu söylenebilir.
Genç kızken veya gelinlik çağda iken ölen kızlara ait mezarların başucu taşları, Gerdanlıklı Mezartaşı olarak adlandırılan özel bir tipi oluşturmaktadır. Bunlar genellikle, tomurcuk gül, inci dizileri, kolye veya çeşitli takı motifleriyle bezenmiştir. Batı Anadolu Bölgesi’ndeki mezarlıkların hemen tümünde rastlanılan bu tür mezartaşları, 17. yüzyılın başlarından itibaren görülmektedir.
Bazı erkek mezar taşlarının üzerindeki kavukların dolamları arasına, tek veya çift gül motifleri sıkıştırılmıştır. Araştırmalarımızda, Batı Anadolu Bölgesi’nde, erkek mezar taşlarının kavuklarına işlenmiş bir başka çiçek motifine rastlayamadık. Ancak Istanbul’daki bazı Osmanlı mezarlılarında, selvi, karanfil ve lale motifi işlenmiş başlıklar bulunmaktadır. Mimari Tasvirli Mezar Taşları başlığı altında değerlendirilebilecek grupta iki yapı tipi görülmektedir. Bunlardan ilki ve en çok tercih edileni Cami tasvirleri, diğeri ise işlevi hakkında kesin fikir yürütemediğimiz kubbe ya da kırma çatılı yapı tasvirleridir. Gömeç’teki mezarlıklarda araştırma yaptığımız Haziran 2001 tarihinde 3 adet cami tasvirli mezartaşı tesbit edebildik. Bu tasvir harap durumda olmaları ne yazık ki ayrıntılı bir değerlendirme yapmamızı olanaksız hale getirmektedir. Ancak, bölgedeki mezartaşlarına işlenen cami tasvirleri için klasik sayılabilecek, ortada bir cami tasviri ve caminin iki yanında abartılı boyutlarda yaprak motifleri kompozisyonunun, burada da değişmeden uygulandığı söylenebilir.
Gömeç’teki büyük mezarlıkta bulunan bir örnek, formuyla oldukça ilginçtir. Aşağıdan yukarıya doğru genişleyerek yükselen mezartaşı, üçgen bir alınlıkla taçlanmaktadır. Uzerinde yazı ve süsleme bulunmayan taşın yüzeyine, alınlığa kadar uzanan dikdörtgen bir niş açılmıştır. Anadolu’da Hitit ve Frig dönemlerinde rastladığımız adak nişlenini anımsatan bu oyuntunun sembolik bir anlamı olup olmadığı konusunda, şimdilik ihtiyatlı davranmayı uygun görüyorum.
Gömeçteki mezarlıklarda, geometrik şekillerin ve sembolik anlamlar yüklenebilecek bazı motiflenin işlendiği mezartaşlarının sayıca az olduğuna daha önce değinmiştik. Tesbit edebildiğimiz iki mezartaşı üzerine işlenen, içi ışınlarla doldurulmuş daireler ile, daha çok 20. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen taşlarda görebildiğimiz ayyıldız motifi dışında basit kenar şeritleri, sivastika ve volütler bu grupta değerlendirilebilir. Aslında, mezar taşlarında kullanılan bütün süslemelerin sembolik birer anlamı oluğu söylenebilir.
Son zamanlarda, sayıları gittikçe artan arkeolojik kazı ve araştırmalarda elde edilen bilgiler, mezar açma ve mezarın üzerine taş dikme geleneğinin, çok daha eskilere, yazıdan önceki devirlere kadar uzanan bir gelenek olduğunu kanıtlamaktadır.
Orta Asya’da Türkler, yaygın olarak ölülerini doğrudan toprağa gömme yöntemini tercih etmişlerdir. Türklerde, mezarın üzerine taş dikme geleneğinin yine Orta Asya kültür ortamına kadar uzandığı söylenmektedir. Orta Asya’da, Minusinsk, Yenisey bölgeleriyle Orhun Vadisinde bulunan, mezarların üzerine dikilmiş iri taşlardan yontularak oluşturulan ve Balbal adı verilen heykellerin, Türk mezartaşlarının atası olduğu kabul edilmektedir.
Anadolu’da Selçuklulardan başlayarak, Beylikler dönemi, Osmanlılar ve nihayet günümüze kadar, her dönemin kendi kültürel yapısı paralelinde, diğer bütün sanat eserlerinde olduğu gibi mezartaşları da çeşitli biçim, form ve süslemelerle değişim içindedir. Selçuklu dönemi için karakteristik sayılabilecek örneklerin bulunduğu Ahlat ve çevresindeki mezarlıklar, mezartaşı geleneği hakkında önemli veriler sunmaktadır. Beylikler döneminde, Selçukluların daha masif görünümlü ancak yoğun bitkisel ve geometrik süslemeli ve figürlü mezartaşları, daha çeşitli formlar göstermeye başlamıştır. Türk Sanatı Tarihi’ni araştıran bilim adamları, mezartaşı geleneğini, köken olarak Orta Asya’ya kadar götürmektedirler. Bu bazı mezartaşı formları için geçerli olsa bile ayrıntıya girildiğinde görülüyor ki, 17. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başlayan üçgen alınlıklı veya tepelik kısmı bitkisel karakterli volütlerle bezenen mezartaşları , Anadolu’da antik dönemde ve Roma döneminde yoğun olarak tercih edilmiştir. Mezar taşlarında kullanılan sembolik ögeler, kuşkusuz Orta Asya kültürlerinden gelen Şamanist etkileri taşıdığı kadar, Anadolu’daki, Türklerden önceki kültürlerin izlerini de taşımaktadır.
Beylikler döneminin sonlarından itibaren ayrışmaya başlayan kadın ve erkek mezartaşları arasındaki form kolleksiyonu, bugün, her ne kadar geçerliliğini korumuyorsa da, Osmanlı döneminde olduğu gibi kadın mezartaşlarının erkek mezartaşlarına göre halen, daha yoğun süslenmesi ilgi çekicidir. Süslemede görülen bu farklılaşma bile sembolik bir anlam taşıyor olmalıdır.
Sanatsal yaratım süreci, tamamen duygusal backround’un ürünüdür. Din de aynı sofradan beslenir. Farklı yöntemlerle olsa bile, her ikisi de insana ölümsüzlük vaad etmektedir. Sanat ve din, bir toplumun duyusal dünya ve kutsalla ilişkilenme tarzının, bilimden farklı olarak, rasyonel değil, duygusal kodlarını verir. Bir toplumun ne dini algılayışı ve yaşayışı ne de ürettiği sanatsal formlar, kendi ethos’undan bağımsız olamaz. Dolayısıyla bir toplum hem benimsediği dinin dogmalarına ve o dogmalar ekseninde oluşan kültürel kodlara, hem de kendi ethos’una sadık kalmak durumundadır.
Bu yazı 366 kez okundu...