Mütareke Döneminde Gömeç

Yazdır PDF

Ismini, bal peteğini oluşturan altı köşeli gozenekten alan Gömeç’, 19. yüzyıl’ın son çeyreğine ait bir Osmanlı kaynağında, Hüdavendigar (Bursa) Vilayeti’nin, Karesi (Balıkesir) Sancağı’nın, Edremit Kazası’na bağlı olduğu yazılan, “Emrudabad” Nahiyesi’nin’ bir parçasıydı. Farsça’da “armut diyarı” anlamına gelen Emrudabad, 20. yüzyıl’ın başında, bir coğrafya öğretmeninin, “...etrafı tamamen zeytin ve sebze bahçeleri ve üzüm bağlarıyla çevrili, havası latif ve manzarası gayet güzeldir. Suları gayet leziz ve soğuktur...” diye betimlediği Burhaniye Kazası’na bağlanmıştı ki, Gömeç Köyü nahiyenin merkeziydi. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Karesi Sancağı’nın, Hüdavendigar Vilayeti’ne bağlı olmaktan çıkarılarak, bağımsız bir mutasarrıflık haline getirilmesi Emrudabad ya da artık daha çok kullanılan ismiyle Gömeç’in, mülki durumunu değiştirmeyecekti

Tanzimat döneminde yapılan düzenlemeler sonucu, kaza ile karye (köy) arasına yerleştirilen nahiye idaresinin “reis ve mes’ulü”, kaymakamın önerisiyle vali tarafından tayin edilen müdürdü. Diğer nahiye çalışanları kaymakam tarafından tayin edilmekle beraber, vali memuriyetlerini tasdik ederdi. 1919 Haziranı başında, Gömeç Nahiye Müdürü’nün Eyüb Sabri Bey olduğunu yazan kaynaklar maiyyetindeki memurlar hakkında bilgi vermemektedir.



Y
unan kuvvetlerinin Ayvalık’a çıkması, Eyüp Sabri Bey’i, Gömeç’teki en yüksek idari merci olmaktan alıkoyan, gelişmelere yol açmıştı. Kaymakam Osman Nuri Bey, Ayvalık’ın işgal edileceğinin kendisine resmen bildirilmesi üzerine, kaza merkezinden ayrılmış, 28 Mayısı 29’a bağlayan gece, Gömeç’e gelmişti. Bu andan itibaren Eyüp Sabri Bey’in, Burhaniye Kaymakamı Özdemir Salim Bey’ yerine, Osman Nuri Bey’den emir aldığını söylemek, yanlış olmayacaktır. 29 Mayıs günü Karesi Mutasarrıflığına: “Hatt-ı hareketimin tayinini makine başında bekliyorum” diyen Ayvalık Kaymakamı, aynı gün Dahiliye Nezareti’ne, Mutasarrıflığın Gömeç’in kaza yapıldığını kendisine bildirdiğini yazmışsa da gerçekte Gömeç, Ayvalık Kazası’nın merkezi yapılmıştı. 172. Alay komutanı Ali Bey’in, “Gömeç’te kalarak vaziyeti takip ve hareket. üzerinde kötü tesir icra etmeye çalıştığını” belirttiği Osman Nuri Bey, 30/31 Mayıs gecesi, mıntıka komutanının istediği bahanesiyle kaldığı evden alınarak, bir araba ile Edremit lskelesi’ne [ ve buradan, Istanbul’a hareket etmek üzere olan bir vapura bindirilerek,”sevk ve def” edilmişti. Nahiye Müdürü Eyüp Sabri Bey, ertesi gün Burhaniye üzerinden Gömeç’e gelen, Karesi Sancağı Mutasarrıfı Hilmi Bey’in emri altına girmişti.

Mutasarrıf Bey’in bölgeden ayrıldığı 3 Haziran tarihinden sonra yaşanan gelişmeler, Eyüp Sabri Bey’in yeniden, Gömeç’teki en yüksek mülki yetkili olduğunu göstermektedir. Hilmi Bey’in emriyle, 5 Haziran günü Gömeç lskelesi’ne demirleyen torpidoya çıkarak, Hadkinson ve bir Yunan komutanı ile görüşen Eyüp Sabri Bey, aynı günün akşamı, işgal kuvvetleri komutanı ile müzakere zemini oluşturmak amacıyla, Ayvalık’a gidip dönmüştü. Bu temas sonucu, ertesi gün Ayvalık — Gömeç Caddesi üzerinde bulunan Belediye Çesmesi’nde, karşı taraftan: Hadkinson, Albay Thoma ve yardımcısı Yarbay Nikolaki’nin katılımıyla gerçekleşen görüşmede, Mıntıka Komutanı Yarbay Ali Bey’in yanında yer alan Eyüp Sabri Bey’in, Gömeç’in Yunan kuvvetlerinin eline geçtiği 15 Temmuz’dan önce, halkın yaptığı gibi nahiyeden ayrılıp ayrılmadığını tespit edemedik.



E
kim ayı itibariyle, Yunan Ordusu’nun Anadolu’da işgal altında tuttuğu arazi üzerinde, merkezinde [ şehri) Yunan Yüksek Komiserliği, Birinci Kolordu Karargahı, yonya Yüksek Jandarma idaresi, polis müdürlüğü, sıkıyönetim mahkemesi ve diğer birimlerin konuşlandığı İzmir Sancağı ile, Menemen, Tire, Bergama ve Ayvalık Kazası olmak üzere, beş idari birim bulunmaktaydı. Bu tarihte Gömeç’in, başında Yunan Yüksek Komiserliği siyasi temsilcisi sıfatıyla Sokratis Papadopulos’un bulunduğu, Ayvalık Kazası’ndan yönetildiği anlaşılmaktadır. Sevr Barış Antlaşması’nın 66.maddesi, Gömeç Nahiyesi’ni, Osmanlı Devleti’nin egemenlik hakkını Yunanistan Hükümeti’ne devrettiği arazi içinde bırakmıştı

1920 Eylülünde adı “İzmir Yunan İdaresi”ne dönüştürülen Yunan Yüksek Komiserliği’nin, kendi teşkilatına gönderdiği 5 Ekim 1921 tarihli bir yazı, Gömeç Nahiyesi’nin Kemer’den ayrılarak, Ayvalık’a bağlandığını göstermektedir. Bu düzenleme ile, daha önce Ayvalık Şehri’yle [ kaza), Keremköy, Küçükköy [ ve Cunda Adası’ndan ibaret olan Ayvalık Kazası, aşağıda isimleri yazılı yerleşim merkezlerini sınırları içine alarak daha da büyümüştü: Merkez kaza, Küçükköy, Yayaköy, Gömeç, Karaağaç, Keremköy, Cunda, Pelitköy, Dağlıeti, Ay Yunuslar, Yabancılar, Kuyualan , Kumgedik, Sarılar, Tahtacı Köy, Tursunlu, Hacı Hüseyinler, Hacıoğlu Obası, Tekke, Asar, Karga ve Araplar. Yaklaşık bir yıl sonra, Batı Anadolu’da muhtariyet ilan edilecek bölgenin sınırlarını çizen bir başka yazıdan, Gömeç’in mülki konumunda bir değişiklik olmadığı anlaşılmaktadır.



19. yüzyıl’dan itibaren, Osmanlı Devleti Yunanistan arasında savaşla sonuçlanan  anlaşmazlıkta, Anadolu Yarımadası’nın batısındaki yerleşim merkezlerinde yasayan Rum nüfus, yarımada içi veya Doğu Ege Adaları istikametinde göçer ya da göçürülürken Osmanlı Devleti, Balkanlar ve Kafkasya’da giriştiği savaşlarda kaybettiği topraklardan çekilen  Türk ve Müslüman tebaasını bu yerleşim merkezlerinde ağırlamaya çalışmaktaydı.Siyasi gelişmelere bağlı olarak 20 yüzyıl başında bölgedeki nüfusun akışkanlığı arttı.Her gel-git olayının taşınmaz malların Rumlarla Türk ve Müslümanlar arasında el değiştirmesine  sebebiyet vermesi milliyetçilik akımının bir süredir vurgulamakta olduğu etnik ve dini farklılıkları daha da derinleştirdi.

II Meşrutiyet’in ilan edildiği yıl (1908) Gömeç Nahiyesinde 5091 kişi yaşamakta idi. Bunların 2166 sı erkek 2010 u kadın olmak üzere 4176 si İslam ,485 i erkek 404 ü kadın olmak üzere 889u Rum ve 16 sı erkek 10 kadın olmak üzere 26sı Ermeni’ydi. Demografik bakımdan olağandışı bir gelişmenin  yaşanmadığı birkaç yılın ardından patlak veren Balkan Savaşları Anadolu’nun her yeri olduğu gibi Gömeç ve çevresinde de durumu değiştirdi. Bu dönemde Yunan Ordusuna katılmak üzere gittiğini tahmin ettiğimiz Rumlarla, yitirilen Doğu Ege Adaları ve Balkan topraklarından gelen Türk ve Müslüman (Boşnak, Pomak ve Arnavut] muhacirlerin sayısını Gömeç Nahiyesi ölçeğinde tespit etmemizi sağlayacak veriler ne yazık ki bulunmamaktır.1867 yılında meydana gelen Midilli depremi nin ardından göçenlerle tarım sektöründe emeğini satmak üzere gelip yerleşen Midillililer ve zengin Ayvalıklılardan oluşan Gömeç Rumları, Birinci Dünya Savası’ndan hemen önce Midilli’ye dönmek zorunda bırakılmışlardı .



R
umların “dıogmos” dediği ve Türkiye’nin Rumlarla meskun her köşesinde gözlemlenen bu kitlesel göç,Gömeç ve çevresinde şöyle başlayıp gelişmişti.Aziz Konstantinos Yortusundan üç gün önce [18 Mayıs 1914],”Peleng-i Derya” Torpidobotu, İttihat ve Terakki’nin gizli bir emrini Ayvalık’a getirdiğinde kaymakam, Karaağaç’taki bir camide Burhaniye kaymakamı’yla, Rumların nasıl sürüleceğini konuşuyordu.Ortalıkta dolaşmaya başlayan şaiyalar nedeniyle, Ayvalık Metropoliti [N.Sabuncuoğlu],21 Mayıs sabahı Gömeç’e gitmiş,kuşatma olmadığına ilişkin kendisine garanti verilince, korku içindeki Rumları sakinleştirerek geri dönmüştü.Ancak, metropolitin ayrıldığı gece [21 Mayıs], başlarında nahiye müdürü olduğu halde,Gömeç ve Yayaköylü başıbozukların yaptığı taşkınlıklar üzerine Rumlar, eşyalarını atlı arabalara yükleyerek çoluk çocuk Ayvalık yoluna döküldüler.Gençlerin gitmesine izin verilmemiş, palas pandıras Ayvalık’a varanlar hayatlarını kurtardılar ama, para ve mücevheratlanını kaybetmişlerdi.Cuma ve cumartesi[22 ve 23 Mayıs]günleri, Burhaniye’den Ayvalık’a uzanan kıyı boyunca hareket, hiç durmadan devam etti.Yahudilerin biçme bayramına tesadüf eden sisli ve yağmurlu Pazar günü [24Mayıs]akşamı Ayvalık’a, Edremit Körfezi’nden gelen içi mülteci dolu ilk gemi: “Dikili” yanaştı.Yolcuların tamamı, Burhaniye - Karaağaç kıyı şeridinin Rum sakinleriydi.Bunlar, kıyıda birikmiş izliyenleri beyaz mendillerle selamlamışlardı.Liman reisinin, Midilli’ye gitmesini yasaklayarak, yolcularını yağmur altındaki mavnalara çıkmasını istediği kaptan, sorumluluğu üzerine alarak, notasını Midilli’ye çevirmişti.Ertesi gün, yine Edremit Körfezi’nden hareket etmiş,binden fazla mültecinin doluştuğu “Amalia” vapuru, Ayvalık Limanı’na girmişti.Midilli Adası’nda faaliyet göstermiş, “Küçük Asyalı Mülteciler Komisyonu”nun yayımladığı bir kitaptan özetleyerek aktardığımız bu bilgiler,Gömeç’li Rumların ifadeleriyle örtüşmektedir.

Bunlardan biri olan Vasilia Kuçomitu özetle;Kendilerine, içinde bizi kovmaları yazılı zarflar dağıtılan Türkler,bunları açmada aceleci davranınca,durumu öğrendik, bize uykuda saldırmasınlar diye gözümüzü kırpmadık, dikkat kesildik. Herkes çok korkmuştu. Çünkü zengin bir hemşehrimiz vardı. Türkler ona, “bütün mücevheratını ve paralarını al ve köprü altına gel, biz seni kimsenin rahatsız etmesine izin vermeyeceğiz” dediler. Söyleneni yaptı. Onu bıçaklayarak öldürdüler ve köprünün altına gömdüler. Ayvalık’a doğru yola koyulduk Baştan aşağı soyulmuş vaziyette Ayvalık’a vardık ve Midilli’ye geçmek için teknelere doluştuk” demektedir.



Benzer bilgilere, Yunan resmi makamlarının yazışmalarında da rastlanmaktadır. Bu dönemde, Ayvalık’ta görev yapan Yunan yardımcı konsolosu bir raporunda: “Jandarma, Despina Stefani’nin kızını, Gömeç Köyü’nden dağa kaldırdı ve bunun baş sorumlusu sırasıyla, oradaki jandarma komutanı Nuri Bey, diğer jandarmalar ve memurlardı” diye yazmaktaydı.

D
ahiliye Nezareti’nin“Rumların muhaceretine sebebiyet verenlerle,yağmakarlık vs. gibi muhalif-i kanun harekatta bulunanları men ve tatbikte müsamaha ve iltizam, tarafgir-i memurinin bir daha hizmet-i devlette kullanılmamak üzere zilleri”hususunu, ilgili vilayet ve sancaklara yazdığını öğrenmemize aracılık eden bir resmi ilanın, İzmir’de yayımlanan Ahenk Gazetesi’nde okunmasından bir kaç gün sonra, bu bağlamda Foça, Biga ve Ayvalık kaymakamlarıyla,Gömeç ve Barbaros nahiye müdürlerinin azl, Çeşme Jandarma Zabiti Nazif Efendi’nin tard ve taht-ı muhakemeye alındığı, aynı gazete aracılığıyla kamuoyuna duyurulmuştu.Yayaköylü bir çiftçinin söyledikleri, Rum muhaceretinde resmi makamların parmağı olduğunu, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır:“Yunan çıkmadan önce babamı [Hüseyin] ve Hatip İbrahim ‘i askere almışlardı.İkisi de Dikili’deki deve kolundaydı. Babamla Hatip İbrahim, develerle kapının önüne geldiler.Yıktılar bunları. Mahalledeki Rumları taşıdılar.Boşalttılar Rum mahallesini. Ayvalık’a götürdüler.Bir gün babamın yanına [ Rumların eşyası yüklenirken] gideyim dedim. İki sopa vurdu kıçıma. 0 acıyı hala unutamam, hatırlarım"

Küçük Asyalı Mülteciler Komisyonu’na göre, göçten hemen önce Gömeç’teki 200 hanede 1200, Yayaköy’deki 100 hanede ise, 800 Rum nüfus bulunmaktaydı.Başka bir Yunanca kaynağa göre ise, 1914 tenkilinde Gömeç’ten 1067, Yayaköy’den 242 Rum uzaklaştırılmıştı.



D
ahiliye Nezareti, Mondros Mütarekesi imzalanmadan hemen önce, savaş gereği olarak başka bir yere sevk edilen Osmanlı Rumlarının memleketlerine dönmeleri ve bunlara ait terkedilmiş mallardan memurlar veya askeri makamlarca işgal edilenlerin vakit kaybedilmeden tahliye edilmesi ve taşına- bilir mallarında döndükleri zaman kendileri ne iade edilmesini, İzmir’deki 8. Ordu Komutanlığı’na bildirmişti. Nezaretin, mütarekenin imzalanmasından sonra, tüm vilayet ve bağımsız sancaklara da duyurduğu bu emir gereğince, Anadolu içlerine gönderilmiş olan Ayvalık ve Edremit Rumları [ erkek nüfus olmalıdır]’nın ilk bölümü, 29 Aralık [ tarihinde, Sezai Nur Vapuru’yla, İzmir üzerinden Ayvalık’a yollanmıştı. Aynı güzergah üzerinde, sonraki günlerde mekik dokuyan Sezai Nur Vapuru’nun, Edremit Körfezi’ne getirdiği Rumlara, aynı günlerde, Midilli’ye göç ettirilmiş soydaşlarının perakende katılımları olmuştu. Bu bağlamda, Gömeç Nahiyesi ve köylerine Yunan Ordusu’nun Ayvalık’a çıkışından önce, bir miktar Rum nüfus gelmiş olmalıdır.

O
smanlı Devleti, adalardan Anadolu’ya dönmeye başlayan Rumları önceleri hoşgörüyle karşılarken, bir süre sonra güvenlik bozulunca, mütarekenamenin müttefiklere “Emniyetlerini tehdit edecek bir durum olduğunda, herhangi bir noktayı işgal etme hakkı’ veren 7. maddesinin uygulamaya konulabileceği kaygısıyla, tavrını değiştirmişti. Giderek sıkılaştırılan önlemler nedeniyle, Anadolu’ya geçişleri sınırlanan Rum göçmenlerin, eski evlerinde iskanıyla ilgili olarak Yunanistan Hükümeti’nin, İzmir’in işgalinden birkaç gün sonra, izin belgesine sahip olmadan kimsenin bölgeye yerleştirilmemesi yolunda askeri makamlara verdiği emir, etkili olmamış/olamamış, özellikle Ayvalık Rumları, şehrin Yunan Ordusu’nca işgalinden sonra, bu kez da büyük gruplar halinde ve silahlı olarak geri dönmeye başlamışlardı.

Gömeç ve çevresinde, Rumların ev ve arazilerine yerleştirilmiş olan Boşnak, Pomak ve adal ı [ muhacirlerin, Ayvalık’ın işgali olasılığı nedeniyle tedirgin olması, son derece doğaldı. Ayvalık Kaymakamı Osman Nuri Bey, 18 Mayıs’ta Karesi Mutasarrıfına gönderdiği bir telgrafında: ‘...Bergama’nın heyecanı dahi ziyade olduğu ve oraca da mukavemet vukuu his olunuyor. Edremit’i dahi iyi görmüyorum. Bugün Zeytinlik karyesinden Pomak muhacirleri hemşehrilik dolayısıyla bana adam göndermişler, ne yapacaklarını soruyorlar... Gömeç köylerinde bir hayli Boşnak ve adalı Müslümanlar bulunduğundan, o taraftan bir parça korku vardır. Lakin mahalli hükümet [ müdürlüğünü kastediyor], tedabir-i ciddiye ile teskin-i ezhana kudretyab olabilir (halkı yatıştırmayı başarabilir). Çünkü yerli ahaliyi bu gibi tahrikata eğilimli görmedim” diyordu.

Kaymakamın aynı günlü bir başka telgrafından, Ayvalık’tan firar edip Gömeç’te yakalanan iki neferin, orada heyecan verici bazı haberler yaydıklarının anlaşılması üzerine, heyecanı yatıştırmak üzere Bergama, Edremit, Burhaniye Kazaları ile Ayazment ve Gömeç Müdüriyetleri’ne telgraflar gönderildiği öğrenilmişti. Sonraki günlerde önce, Burhaniye ve Edremit’ten, kadınlarla çocukların iç kesimlere doğru göçe hazırlandıklarını bildiren telgraflar ardından, Ayvalık Kaymakamı’nın: “Gömeç’te kimse kalmamıştır. Göç fikrinin, Burhaniye’ye de sirayet etmiş olduğu anlaşılıyor. Dünkü gün gerek ben, gerek nahiye müdürü ahalinin hicretini men etmeye çalışmış isek te, burada kimsenin önüne geçmek kabil değildir” diyen telgrafı, mutasarrıflığa  ulaşmıştı.

172. Alay’la, Ayvalık’a çıkan Yunan birlikleri arasında başlayan çatışmanın, Gömeç ve yakın çevresinden kuzeye doğru başlattığı göç, Yayaköylü Hasan İnce’nin belleğinden şöyle süzülüyor: “... Yatağını, hayvanı olan hayvanına sardı, olmayan omuzuna elbiselerle bir yorgan aldı, öyle çıktık. Öküz, eşek, beygir vardı [hayvan olarak]. Bu Burhaniye Köprüsü, yoktu. Bizde de 78 tane Mısır ineği vardı. Babamın kız kardeşinin kızı vardı. Onunla beraber biz ineklere ayrıldık. Kız büyükçeydi... 0 Burhaniye Çayı da gelmiş akıyor böyle. Geçmek için imkan yok... Gelen [insanlar] araba maraba onlara tutunuyordu. ineklerin kuyruğuna yapışan öte yana geçti. Arabalara yapışan, arabalara tutunan, hep geçti. 0 zaman Boşnaklarla beraber muhacir olduk yine. Yayaköy’de, Gömeç’te, kimse kalmadı...İskelede [Burhaniye] bombalar atılıyordu. Hatta bu Hasan, Hasan Kuruca var. Arabanın içindeymiş, misket parçası ayağının şeyini koparttı onun... Denizden atıyorlardı.

G
ömeç ve Yayaköy Rumları, İzmir Yunan Yüksek Komiserliği’nin, 1919 Sonbaharı’nda başlattığı, göç ettirilmiş tüm Rumların, adalardan Anadolu’daki evlerine getirilip yerleştirilmesini amaçlayan kapsamlı bir girişiminin sonucunda, evlerine dönebildiler. [Yunanistan] Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nın, İzmir’in Rumca gazetelerinden birinin içeriğini öğrendiği bir yönergesine göre göçmenler, Yüksek Komiserliğin memleketlerini dikkate alarak uygun göreceği limanlara taşınacaklardı ki, aynı haberde isimleri sayılan limanlar arasında Ayvalık’la, Akçay İskelesi de okunmaktadır.

Y
üksek Komiserlik, 26 Temmuz 1920’de, Midilli Adası Genel Yönetimi’ne gönderdiği bir yazıyla, Edremit’e gitmesine izin verilen kişilerin, Edremit’e varır varmaz oluşturacakları bir kurula, evlerine dönme izni alan göçmenlerin yerleştirilmesine aracılık etme hakkının verildiğini belirtiyordu. “Midilli Adası Genel Yöneticisi” imzasıyla ertesi gün verilen yanıtta, Yüksek Komiserliğin kararıyla Akçay İskelesi’ne götürülecek 50 Rum’un ismi sayıldıktan sonra, askeri ve liman yetkililerinin bilgilendirilerek, kolaylık gösterilmesi isteniyordu.Yüksek Komiserlik Midilli’ye yazdığı gün, Edremit’teki temsilcisine gönderdiği başka bir yazıda, Edremit civarındaki şehir ve köylerden olan göçmenlerin yerleştirilmesine izin verildiğini, göçmenlerin Zeytinli, Edremit, Burhaniye, Güre, Karaağaç, Papazlı, Narlı, Fırınköy, Küçükköy ve Dereköy’e geri dönebilmek için, buraların mülki ve polis makamlarından alınmış özel bir izin belgesine sahip olmaları gerektiğini hatırlatıyordu. Aynı yazıya göre, göçmenlerin yerleştirilmesi, Yüksek Komiserliğin özellikle bu iş için görevlendirdiği bir [ iskan]memur; oluşturulmuş kurullarla; bunların altkurulları marifetiyle; temsilcinin [Edremit’teki] denetiminde ancak ilgili memurun önerileri doğrultusunda yapılacaktı. Geri dönen göçmenlerin mülki yetindeki evler yıkılmış ya da içinde Türkler oturuyorsa, bunlar ilgili kurulların gayretli çalışmalarıyla belirlenecek boş ev, depo, okul ve diğer binaların çatısı altına toplanacak, bu tür mekanlar yoksa, seçilen köylerde geçici iskana tabi tutulacaklardı. Yerli ya da sonradan gelmiş Türkler ve Müslümanlar tarafından işgal edilmiş Rum evlerine, Yüksek Komiserlik onay vermedikçe göçmenler iskan edilmeyecekti.

21 Ağustos tarihi itibariyle Gömeç’e, 223 kişinin dağıldığı 61 aile, Yayaköy’e 55 kişinin dağıldığı 13 aile ve Karaağaç’a 81 kişinin dağıldığı 22 aile olmak üzere toplam, 359 kişinin dağıldığı 96 Rum göçmen ailesi iskan edilmişti. Birkaç gün sonra Yüksek Komiserlik, bir süredir Edremit’te iskan memuru olarak görev yapan Gr. Anagnostopulos’a yardımcı olmak üzere, An. Haranis’i görevlendirdiğini bildirdiği Edremit’teki temsilcisinden, ikisi arasında hizmet ve sorumluluğu hiçbir rahatsızlığa meydan vermeksizin paylaştırmasını istemişti.

20 Eylül tarihli bir rapor, sadece Gömeç ve yakın çevresine değil, tüm Körfez Bölgesine dönen göçmenleri göstermesi açısından, çok önemlidir:Bu verilere dikkatle bakıldığında, Gömeç ve Yayaköy’e yerleşen göçmenlerin sayısında, bir ay öncesine göre düşüş (-52), Karaağaç’a yerleşenlerin sayısında ise, sekiz katın üzerin de (+572) bir artışın varlığı, göze çarpmakta.Aynı çalışma, Ayvalık Kazası’nın toplam nüfusunu, 34.889 olarak vermektedir. Bu rakamla, genel nüfus toplamı arasındaki fark (34.889 — 31.392 = 3.497), yaşayanlarının tamamının “katıksız Türk” olduğu yazılan  Ayvalık Kazası’na bağlı diğer köylere dağılmaktaydı.Gömeç ve Yayaköy’deki Rum nüfusun artarken (+ 674), Karaağaç’ta azaldığı (- 313) okunmaktadır. 21 Ağustos 1920 tarihinden, 1921 yılı sonbaharına uzanan süreçte gözlemleyebildiğimiz Rum nüfustaki bu dalgalanma, konut sıkıntısı, belli merkezlerdeki [göçmen] çiftçi ailelerinin kredilendirilmesi, iklim koşulları ve benzer sebeplerden biri ya da birkaçından kaynaklanmış olabilir. Sebep ne olursa olsun, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce, bu üç merkezden Midilli’ye göç ettirilmiş Rumların tamamının, Yunan İşgali sırasın da geri dönmediği/dönemediği ortadadır. Gömeç, Yayaköy ve Karaağaç’ında içinde bulunduğu bazı yerleşmelerde varlığı görülen Türk ve Müslüman nüfus, büyük bir olasılıkla, Yunan birliklerince işgalinden hemen önce, buralardan Balıkesir ve Bursa istikameti ne göçüp, daha sonra geri dönmeye cesaret edenler ya da bunu başaranlardan ibaretti.


H
üdavendigar Vilayeti Salname-yi Resmisi’nde isminin: “Edremit tarikiyle Burhaniye - Ayvalık” olduğunu öğrendiğimiz, 43.660 metre uzunluğundaki şosenin ikiye böldüğü bir ovada kurulu bulunan Gömeç Köyü, Burhaniye’ye dört, Ayvalık’a iki ve batısındaki Edremit Körfezi’ne yarım saatlik mesafedeydi. Yapımı için evlerin yıkılması, zeytin ağaçlarının sökülmesinden kaçınılmayan bu düz yol dışında, iskele [Gömeç] yakınında büyük bir çiftlik ve un değirmeni ile, yağ ve sabun üreten bir atölyeyi de mülkiyetinde bulunduran, Nikoludis adındaki Rumla özdeşleştirildiği için, aynı adla anıldığını düşündüğümüz deniz yolu [Nikoludi] yla da, Ayvalık’a gidilebilinirdi. Aynı zamanda nahiye merkezi olan bu küçük köyün havasının, farklı köken ve inançtan insanlarca solunduğunu, öncelikle yapılaşma dokusu ele vermektedir.

Günümüzde Ziraat Bankası’nın bulunduğu binanın arkasındaki alanda olduğunu öğrendiğimiz, ancak artık izine rastlanmayan kilisenin, ne adı ne de inşa tarihi bilinebilmektedir. Büyük bir olasılıkla, 19. yüzyıl’ın son çeyreği içinde yapılan bu kiliseyi, Angelis Kalaycı inşa etmişti. Hasan ince, binayı şöyle tarif etmektedir: “Buradaki [Gömeç’teki] kilise çok güzeldi. Bizim Yaya Mahallesi’ndeki kilise, o kadar güzel değildi. Şimdi bu kiliseyi yapayım desen yani bir ortaokul yapmış kadar şey vardı yani, o kilisenin değeri yani. Etrafında odaları vardı. [cemaat okulu olmalı]”. Patrikhaneye bağlı metropolitlikler [tamamı 24 tane] içinde, önem bakımından yirmi ikinci sırada olan Ayvalık Metropolitliği’nin, sınırları içinde kalan Gömeç Ortodoks Kilisesinin, cemaatinin verdikleriyle geçinen bir papazı bulunmakta, ayrıca yılda iki kez, Ayvalık’tan despot [metropolit] gelerek ayin düzenlemekteydi.


A
nadolu’da Rumların yaşadığı köylerin çoğunda okul, bir odadan ibaretti. Öğretmenlik formasyonu olmayan birisi, kış aylarında buraya topladığı çocuklara, sıra bulunmadığından yere serilmiş hayvan derileri üzerinde, ders veriyordu. Gömeç’teki kilisede de durum farklı değildi. Avludaki odalardan birinde toplanan çocuklar, [papazdan] sadece harfleri tanımayı öğreniyorlardı. Çünkü tarlalarda çalışıyorlardı.

Ebedi hayatı olduğu kadar, fani olanı da anlaşılır ve algılanır kılan bir mekan olarak, Rumları çatısı altında toplayan ve bütünleştiren kilise arkasını, “Meyhane Boğazı” denilen ve Midilli Rumlarının kümelendiği mahalleye yaslamıştı. Kendi muhtarını seçtiği anlaşılan Rumların, Ayvalık’takilerle kıyaslandığında, son derece mütevazi görünen kerpiç, taş veya tuğladan inşa edilmiş tek katlı evlerde ikamet ettikleri, henüz ayakta olan birkaç örnekten anlaşılmaktadır.

Burhaniye istikametinden şoseyi takiben gelenleri, Kemalpaşa Çayı üzerine 1908 yılın da inşaa edilmiş tek kemerli köprüyü geçtiklerinde, bugün sadece birinci katı ayakta olan han ve bitişiğindeki köyün tek Rum meyhanesi karşılamaktaydı. Buradan sola dönüldüğünde, sağ tarafta, bugün içinde kıraathane ile manav dükkanının yerleştiği nahiye müdürlüğü binası, sol tarafta ise, günümüzde belediyenin yerleştiği alanda bulunduğunu tahmin ettiğimiz medrese ve sibyan mektebini de içeren, köyün tek camisinin bulunduğu çarsı sokağı başlıyordu. Sayısının kırk civarın da olduğunu tahmin ettiğimiz dükkanlar, genelde bakkal olup Hasan İnce’nin deyişiyle, “ekserisi Hıristiyanlara aitti.” Altında: pantolon-gömlek ya da “zeybek donu” [ yerlileri giyerdi] üstünde: püsküllü, püskülsüz sarıklarıyla Türk, ceket ve sarıklarıyla ise Rum erkekleri, şimdi 6 Eylül Caddesi olarak bilinen bu dar sokağı ibadet, alışveriş ya da dinlenmek için ziyaret ederlerdi.


C
aminin ve nahiye müdürlüğünün arkasında, bazıları iki katlı ve cumbalı olması sebebiyle nispeten gösterişli evlerde, Gömeç’in yerlileri ikamet ederdi. Göçmen olarak gelenlerin oturduğu evler ise, içinde sürüp giden yaşam gibi, son derece basit ve sadeydi. Bunlar genelde, birkaç göz odası bulunan, tek katlı, küçük bahçeli, kerpiç evlerdi. Odalardan biri, ebeveynlerin yatak odası, diğeri oturma, yemek yeme, [ çevrilmiş bir köşesinde] banyo yapma ve çocukların yatması gibi, çok amaçlı olarak kullanılırdı. Ayrı bir mutfağın bulunmadığı bu evlerde, kaftan giyinmiş Türk kadınları, ekonomik yetmezlik nedeniyle, genelde fasulye, nohut ve doğadan toplanan otların [ bunların en yaygını yörede “eşek turpu”denen turp otuydu] kaynatılması ya da yahnisinden ibaret bir menüyü, eş ve çocuklarının önüne koymak zorunda kalırlardı. Et olarak tavuğun, tatlı olarak ise, zeytinyağı kullanılarak yapılan ev baklavasının nadiren konuk Olduğu sofra, yerde kurulurdu. Yere serilen bir örtünün üzerine, önce ağaç bir kasnak, sonra bir sini konulurdu. Bu sinide, “çatalla yersen gavur olursun denildiğinden” herkesin eliyle dalıp çıktığı büyükçe bir tabakla, ekmek dışında bir şey bulunmazdı. Bahçedeki tulumba marifetiyle çıkarılan su, hem temizlik hem de içmede kullanılmakla birlikte, sert olması nedeniyle özellikle yaz aylarında, ağız ve dudaklarda yaralara neden olurdu. Dolabın hiç bulunmadığı bu evlerin eşyası, yere atılan birkaç hasır ve kilimle [halı bulunmazdı], tiftikten yatak, yorgan, içine çavdar sapı doldurulmuş minder ve yastıklarla, bir-iki tabak çanaktan ibaretti. Kışları, zeytin odunu, pelit ve palamut yakılarak ısınılan bu evlerin açıldıkları dar sokaklarda çocuklar, birdirbir ya da “buk” denilen ve çomakla taşların bir çukura doldurulması esası üzerine kurulu, yöresel bir oyun oynarlardı.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde, cemaatlerarası ilişkiler konusunda görgü tanıklarının anlattıkları, birbiriyle örtüşmemektedir. Vasilia Kuçomitu, “Türklerle iyi yaşadık. Çocuklarımız çocuklarıyla oynardı. Düğünlerde Türkleri davet ederdik, onlar da bizi”derken Hasan İnce, “Rumlarla pek kaynaşılmazdı... Gezme, Rum karısı ev[de] hiç görmedim ben. Bizim evden Rum evine gitme, öyle şey yoktu. olsaydı onu bilirdim yani’ demektedir. Gerçeğin tespitinde yapı dokusu, önemli bir gösterge olabilir. Batı Anadolu’daki birçok sancak, kaza ve nahiyede olduğu gibi Gömeç’te de, yerleşmenin temel belirleyeni milliyet ve din di. Köye gelmeye başladıkları tarihten itibaren, Rumların belli bir bölgeyi inşa ederek kendi mahallelerini kurmalarının, Türk/Müslüman nüfusla kaynaşmalarını imkansız kıldığı ortadadır. Farklı olandan kendisini, gönüllü olarak tecrit eden bu yaklaşım, aynı havayı soluyan, aynı coğrafyayı paylaşan bu iki halkın yekdiğerine olan güvensizliğini bilemiş, bir arada yaşama kültürü oluşamamıştı. 1914 tehciri, bu tabloyu daha da ağırlaştırdı.


Y
unan işgalinden sonra, terk ettikleri yerleşim merkezlerinde yeniden iskan edilen Rum’ların, bırakıp gittikleri taşınmaz mallarına yerleştirilmiş, taşınır olanlarını ise, hükümetinden [Osmanlı] satın almış bulunan Türk ve Müslüman nüfusla ilişkilerinin gerginleşmesi, kaçınılmaz bir gelişmeydi. Yüksek Komiserliğin çatışmayı önlemeyi amaçlayan “göstermelik hassasiyeti” kısa bir süre sonra yerini, ne pahasına olursa olsun soydaşlarını, kendi evlerinde iskan etme kararlığına dönüştü. Komiserliğin, Edremit Rumlarının evlerine yerleştirilmiş Türk ve Müslüman göçmenlerin “sürülüp çıkarılması” için harekete geçmesine ilişkin, Edremit’teki temsilcisine gönderdiği, 22 Eylül 1920 tarihli emrinin üzerinden henüz bir ay geçmişti ki, uygulamalarla ilgili yakınmaların başladığı görülmektedir.”Yunan Devleti Mümessilliği [Edremit]Canib-i Alisine” hitabıyla, altı Türk muhtarın gönderdiği, 30 Ekim tarihli bir dilekçede şöyle deniyordu: “Mayıs 914 senesinde, eski Yunanistan’a ve adalara göç eden Rumlardan kalan taşınır mallar, zarar görmemesi ve kaybolmaması için, hükümetçe bir mahalde depo edilmişti. Orada dahi bir çok tesirat altında bozulmakta olması ve aynı zamanda, hükümetimizle Devlet-i Yunaniye arasında mübadele esası üzerine anlaşma imza edilmesine dayanarak, hükümetçe büyük kısmı Rumeli’den ve adalardan Balkan Harbi’nde gelen göçmenlere verilmiş ve bir kısmı da açık arttırma ile, o zamanın yasasına göre, talep olan İslam ahaliye parça parça para ile satılmıştı. Bu mesele gerek doğru olsun gerek hata olsun, vaktiyle hükümet eliyle yapılmış olduğu gibi, hiçbir kusur eseri olmayarak cebindeki parasıyla ahali tarafından satın alındığı ve hükümetimizce dahi mübadele esası kabul olunduğu için tazmini gerekirse bile, hiçbir kabahati olmayan ahaliye değil, hükümete ait olacağı ortadadır. Ve haksızlığı tamir için, başka bir haksızlık yapılması ve bir şeyin iki defa tazmini gerekmeyeceği de bir gerçektir. Hem de böyle, herkesin kendi başına hukuktan ayrılmasına izin verilirse, bakkaliye eşyası gibi tüketilen şeylerden ibaret bulunan birçok fakir Rum halk, tamamen mağdur olacak demektir ki, bu da vicdanı yaralar.Buraya gelen Mösyö lsteryadis cenaplarının bizzat verdiği emrin aksine, bazı Rum ahalinin son günlerde kendiliğinden hukuktan ayrılmaya başlaması, aslına bakılırsa yine Rum Cemaati’nin çıkarlarına aykırı olduğu ve bütün Osmanlı matbuatınca yayımlanan, sulh antlaşması  hükümlerine aykırı bulunduğu dikkate alınarak, hem Rum Cemaati’nin hukukunu tamamen muhafaza edecek, hem de İslam halkı rencide etmeyecek bir tarzda, açık bir talimatın yayımlanmasına kadar, herkesin hukuktan ayrılmasına izin verilmemesini rica ederiz.

1914 tenkilinden önce, Gömeç’in içi yerine, Rum nüfusun nispeten az olduğu, bağlı köylerine iskan edildiği anlaşılan Boşnak göçmenlerle, yerli  nüfus arasındaki ilişkiler de pek sıcak değildi. Boşnakların “zeybek” diye seslenerek küçümsediği yerli nüfusla kaynaşması, Ayvalık’a çıkan Yunan Ordusu’na karşı yan yana vuruşmaları ve Yunan Ordusu’nun ilerleyişi karşısında bu kez yerlilerin, Boşnaklar gibi ve birlikte göçmen olmasıyla başlamıştı.

Gömeç’in Yunan işgali altında bulunduğu dönemde, cinayetle sonuçlanmış olması nedeniyle, varlığından haberdar olduğumuz tek olay: Türkler arasında geçmişti. Gömeç eşrafından fabrikatör Hüsnü Efendi’nin, henüz sakalı bıyığı çıkmamış olan on yedi yaşındaki oğlu Mustafa Efendi, okuma yurdundan Meyhane Boğazı civarındaki hanesine giderken, Kasaplar Mahallesi’nden Laz Yusuf oğlu Ahmet’le, arkadaşı Selahaddin ve kendi mahallesinden berber İbrahim oğlu Hafız Niyazi, önüne geçerek sarkıntılık edince, silaha davranarak ikisini öldürmüştü. Korkudan firar eden Mustafa Efendi, yakalanarak adliyeye teslim ilmişti.


B
ir sakininin, “fakir köy değildi. Altın veren zengin ovası vardı” demesinden anlaşılacağı üzere tarım, Gömeç’in en önemli geçim kaynağıydı. Gömeçlilerin çoğu, bugün de olduğu gibi, Akdeniz iklimine mahsus bir meyve olan zeytin ziraati ile meşgul oluyordu. Mütareke Yunan işgali döneminde, Gömeç Ovası’nın zeytin rekoltesine  ilişkin elimizde sayısal veriler bulunmamakla beraber, zeytinyağı fiyatlarından hareketle, özellikle işgalden sonra, rekoltenin normalin altın seyrettiğini söylemek mümkündür. Örneğin 1920 Eylül’ünde, Midilli’de zeytinyağın litresi 4 Drahmi iken, Kasım ayında Ayvalık’ta, 21 ile 25 Drahmi arasında değişmekteydi. Gömeç Nahiyesi Müdürü’nün, Burhaniye Kaymakamı’na gönderdiği 1 Kasım tarihli bir yazı,bu sıralarda bölgede, zeytin fiyatını tırmandıran üreticiyi rahatsız edici bazı gelişmelere dikkat çekmekteydi.Zeytinyağının, Ayvalık’ta Midilli’den beş altı misli fiyatlı oluşu,  talebin altında üretimin varlığıyla açıklanabilir.

Tahıl, bakliyat, armut, şeftali, dut, fındık, ceviz, karnabahar ve bamya ile birlikte, Gömeç Ovası’nın ürün deseni aşağı yukarı ortaya çıkmaktadır. Bunlardan armut ve dut, kara ve deniz yoluyla ihraç edilecek kadar boldu. Sebze ve meyve daha çok, Meyhane Boğazı’nın arka tarafında bulunan bahçelerden alınırdı ki, bunların mülkiyeti konusunda Hasan İnce’nin söyledikleri son derece aydınlatıcıdır:“Şu Gömeç’in bu tarafı var ya [ Meyha ne Boğazı tarafını göstererek], ileri bahçeler filan, Rumların bahçeleriydi. Hep bahçeler, Rum bahçesiydi burada.

Sanayinin durumuna gelince:1908 yılında Gömeç’te, iki yağ, iki un fabrikası ile iki fırın çalışmaktaydı. Ayrıca, kışın yakacak olarak kullanıldığını yazdığımız meşe palamutunu işleyen bir fabrika da, bunlara eklenmelidir. Tüccarlar, un, zeytinyağı ve sabun gibi ürünleri develerle alırlar, İzmir ve İstanbul’a götürürler di. Bu işletmelerle arazinin mülkiyetini, cemaatler bazında gösteren ayrıntılı veriler, ne yazık ki mevcut değildir.

 
A
yvalık’a Yunan Ordusu’nun çıkışı ve Yarbay Ali Bey komutasındaki 172. Alay ile vuruşması, Türkçe ve Yunanca birçok çalışmada, uzun uzadıya anlatılmıştır. Bu nedenle biz, ayrıntıları daha az bilinen, Gömeç ve Yayaköy’ün Yunan kıtalarınca işgali ve işgalden kurtuluşu üzerinde duracağız.61.Tümen Komutan Vekili Yarbay Refet Bey’in, Bandırma’dan Harbiye Nezareti’ne gönderdiği 1 Haziran 1919 tarihli bir şifre, Ayvalık’ın işgalinden sonra, tarafların askeri durumlarını şöyle tanımlıyordu: “Yunan işgal kuvveti Ayvalık sırtlarında tahkimat yap tığı ve bu yönden işgali genişlettiğine dair emare görüldüğü ve Ayvalık’tan çekilen alayın karargahı Murateli Köyü’nde olup Gömeç Nahiyesi merkezine telefon kablosu uzatılarak  telgraf hattıyla irtibat kurulduğu... Ayvalık Mıntıka Kumandanlığı’ndan bildirilmiştir.
 
Körfez Bölgesi’nin her yerinden olduğu gibi, Gömeç ve Yayaköy’den de birçok Türk, silahlı ya da silahsız olarak cepheye koşmuştu. Gömeç Bölük Komutanı sıfatıyla, Ferit Bey [Karzan]’in başlarında bulunduğu anlaşılan bu yurtseverlerden, toprağa düşenlerin isimlerini, Hasan İnce şu cümlelerle veriyor: “Ali Bey’e yardım ettiler... Öldüler. Bu İbrahim [Balcı]’ın amcası gitti biri. Çakallar yedi ölüsünü. Bir de İshak Çavuş vardı şeyde, onu da çakallar yedi. Bir de vardı, şöför Mahmut diyorlar, ağabeyisi. Onun ölüsünü aldılar, ötekilerini alamadılar.

Temmuz ayı başında, çatışmaların yoğunlaşmaya başladığı dikkati çekmektedir. ilk olarak 4 Temmuz günü, Ali Bey’in Gömeç’ten çıkardığı bir keşif kolu ile, aynı amaçla Yunanlıların Ayvalık tarafından çıkardığı bir kol arasında, Yayaköy yakınlarında makineli tüfeklerin de kullanıldığı bir vuruşma olmuştu. Ali Bey’in 14. Kolordu Komutanlığı’na gönderdiği 10 Temmuz tarihli bir rapordan, elde bulunan kuvvetle Tursunlu hattını tutmak mümkün olmadığından Karaağaç sırtlarına çekildiği, bunun üzerine Gömeç ve Tursunlu’ya giren Yunan keşif kollarının, bazı yerleri ateşe verdikleri anlaşılmaktadır.

Büyük bir olasılıkla, 8/9 Temmuz’da Gömeç’e giren Yunan birlikleri, Bergama’nın doğusundan Ayvalık’ın tahminen on kilometre kuzeydoğusuna kadar olan bölgeyi tutmakla görevlendirilmiş olan, Adalar Tümeni’ne bağlıydılar. İzmir Kolordusu tarafından, Giresun Edremit çizgisine kadar olan bölgenin, temizlenmesiyle görevlendirilen Adalar Tümeni, 12 Temmuz gecesi hazırlıklara girişti. Bu amaçla, dört karma birlik oluşturuldu. Bunlardan sonuncusu, Binbaşı Tamvaki’nin komutası altında olup, Yayaköy civarında konuşlandırılmıştı. 14 Temmuz günü, başlayan kuzey yürüyüşü, başkomutanın emri üzerine durdurulmuştu. 17 Temmuz sabahı yeniden yürüyüşe geçildiğinde, Tamvaki’nin komutası altındaki karma kuvvetin, iki kola ayrıldığı görülmektedir. Tamvaki’nin komutasındaki: 3 1/2 bölük ve 5 makineli tüfekten ibaret olan birinci kol, Pambucak, Ulubeyler, Ağacık, Karga, Şarköy güzergahını alarak, saat 16.00’da Burhaniye’ye girmişti. Ayvalık-Gömeç şosesini kullanan, Yüzbaşı Konstantinidis’in komutasındaki 1 1/2 bölük ve 5 makineli tüfekten ibaret ikinci kol ise,”Niki Torpidosu”nun toplarınca, denizden destekleniyordu. Burhaniye’de birleşen bu iki kol, harekata devam ederek, saat 19.30’da Edremit’e ulaşmışlardı.

İzmir Yunan İdaresi’nin, Edremit Kazası’ndan askere yazılanları gösterir listeleri, Edremit’teki temsilcisine göndererek, bunların ailelerine maaş bağlanmasını istemesi, Osmanlı uyruğundaki Rumların, Yunan Ordusu’nda hizmet ettiğinin açık kanıtıdır. Gömeçli Rum gençlerinin, ailelerine ekonomik katkı da sağlayan bu hizmetin dışında kalmadıklarını, Vasilia Kuçomitu’dan öğreniyoruz. Kuçomitu, kız kardeşlerini evlendirmek isteyen annesinin, bu konudaki düşüncesini öğrenmek istediği cephedeki oğlundan :“Hiçbirşeye karar verme anne, durum iyi değil, zannediyorum cephe dağılacak " cevabını aldığını belirtmektedir. Cephedeki duruma ilişkin ilk bilgilerin, Ayvalık’a ulaştığı 3 Eylül günü  başlayan telaş, kısa bir süre içinde Körfez’deki tüm yerleşmelere yayılmış olmalıdır. Kuçomitu, bir ay içinde jandarmalarla, battaniyeleriyle atlarını satan askerlerin, kayıklara binerek gittiklerini görünce, çoluk çocuk Ayvalık’a yığıldıklarını ve yanlarına hiç  bir şey alamadan Midilli’ye geçtiklerini söylemektedir.

Gömeç’in Yunan işgalinden, şu anda kutlanan 6 Eylül’de, kurtulmuş olması mümkün değildir. Akıncı Müfrezeler Reisi Ibrahim Et- hem Bey, 7 Eylül 1922 tarihinde, Batı Cephe si Komutanlığı’yla Dahiliye Vekaleti’ne gön derdiği telgrafta: “Erdek, Burhaniye, Edremit, Ayvalık dışında, Karesi Livası dahilindeki düş man tamamen temizlenmiştir” diyordu. ib rahim Ethem Bey’in, aynı makamlara verdiği 11 Eylül tarihli harp raporunda: “Edremit, Burhaniye havalisinin temizlenmiş ve ... müfrezelere Ayvalık ve Bergama istikameti verilmiştir” demesi, henüz akıncıların Gömeç’e dahil olmadığını göstermektedir. Nitekim, Ibrahim Ethem Bey’in yine aynı makamlara: “Ayvalık müfrezelerimiz tarafından vukuatsız işgal edilmiştir” raporunu verdiği, 13 Eylül’de Gömeç’in akıncılarca kurtarılmış olduğu açıktır.

Senelerdir yapılmakta olan hatanın kaynağını, iki yerde aramak gerekmektedir. İlkin, Yunan kaynakları düzenli Türk Ordusu’nun Ayvalık’a giriş tarihi olarak, 6 Eylül tarihini vermektedir. 0 dönemde Yunanistan, Gregoryen takvimi kullanmaktaydı. Yani bu tarihe, 13 gün ilave edilmesi gerekmektedir. Bu yapıldığında çıkan 19 Eylül tarihi ise Türk Ordusu’nun Ayvalık’a giriş tarihi değildir. Bu 6 Eylül tarihi, miladi bir tarih zannedilmiş olabilir.

ikinci olarak, düzenli Türk Ordusu’nun[ Süvari Tümeni] Ayvalık’a girdiği 16 Eylül tarihini, 6 Eylül zannetmek yanılgısıdır.
 

Doç. Dr. Engin Berber
Ege Üniversitesi iktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi


Bu yazı 377 kez okundu...

Yorum ekle


Güvenlik kodu


Yenile

GIRIS

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün233
mod_vvisit_counterDün825

9 Misafir, 3 bots  sitede
IP Adresiniz: 38.107.191.104
 ,