Ismini, bal peteğini oluşturan altı köşeli gozenekten alan Gömeç’, 19. yüzyıl’ın son çeyreğine ait bir Osmanlı kaynağında, Hüdavendigar (Bursa) Vilayeti’nin, Karesi (Balıkesir) Sancağı’nın, Edremit Kazası’na bağlı olduğu yazılan, “Emrudabad” Nahiyesi’nin’ bir parçasıydı. Farsça’da “armut diyarı” anlamına gelen Emrudabad, 20. yüzyıl’ın başında, bir coğrafya öğretmeninin, “...etrafı tamamen zeytin ve sebze bahçeleri ve üzüm bağlarıyla çevrili, havası latif ve manzarası gayet güzeldir. Suları gayet leziz ve soğuktur...” diye betimlediği Burhaniye Kazası’na bağlanmıştı ki, Gömeç Köyü nahiyenin merkeziydi. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Karesi Sancağı’nın, Hüdavendigar Vilayeti’ne bağlı olmaktan çıkarılarak, bağımsız bir mutasarrıflık haline getirilmesi Emrudabad ya da artık daha çok kullanılan ismiyle Gömeç’in, mülki durumunu değiştirmeyecekti
Tanzimat döneminde yapılan düzenlemeler sonucu, kaza ile karye (köy) arasına yerleştirilen nahiye idaresinin “reis ve mes’ulü”, kaymakamın önerisiyle vali tarafından tayin edilen müdürdü. Diğer nahiye çalışanları kaymakam tarafından tayin edilmekle beraber, vali memuriyetlerini tasdik ederdi. 1919 Haziranı başında, Gömeç Nahiye Müdürü’nün Eyüb Sabri Bey olduğunu yazan kaynaklar maiyyetindeki memurlar hakkında bilgi vermemektedir.
Mutasarrıf Bey’in bölgeden ayrıldığı 3 Haziran tarihinden sonra yaşanan gelişmeler, Eyüp Sabri Bey’in yeniden, Gömeç’teki en yüksek mülki yetkili olduğunu göstermektedir. Hilmi Bey’in emriyle, 5 Haziran günü Gömeç lskelesi’ne demirleyen torpidoya çıkarak, Hadkinson ve bir Yunan komutanı ile görüşen Eyüp Sabri Bey, aynı günün akşamı, işgal kuvvetleri komutanı ile müzakere zemini oluşturmak amacıyla, Ayvalık’a gidip dönmüştü. Bu temas sonucu, ertesi gün Ayvalık — Gömeç Caddesi üzerinde bulunan Belediye Çesmesi’nde, karşı taraftan: Hadkinson, Albay Thoma ve yardımcısı Yarbay Nikolaki’nin katılımıyla gerçekleşen görüşmede, Mıntıka Komutanı Yarbay Ali Bey’in yanında yer alan Eyüp Sabri Bey’in, Gömeç’in Yunan kuvvetlerinin eline geçtiği 15 Temmuz’dan önce, halkın yaptığı gibi nahiyeden ayrılıp ayrılmadığını tespit edemedik.
1920 Eylülünde adı “İzmir Yunan İdaresi”ne dönüştürülen Yunan Yüksek Komiserliği’nin, kendi teşkilatına gönderdiği 5 Ekim 1921 tarihli bir yazı, Gömeç Nahiyesi’nin Kemer’den ayrılarak, Ayvalık’a bağlandığını göstermektedir. Bu düzenleme ile, daha önce Ayvalık Şehri’yle [ kaza), Keremköy, Küçükköy [ ve Cunda Adası’ndan ibaret olan Ayvalık Kazası, aşağıda isimleri yazılı yerleşim merkezlerini sınırları içine alarak daha da büyümüştü: Merkez kaza, Küçükköy, Yayaköy, Gömeç, Karaağaç, Keremköy, Cunda, Pelitköy, Dağlıeti, Ay Yunuslar, Yabancılar, Kuyualan , Kumgedik, Sarılar, Tahtacı Köy, Tursunlu, Hacı Hüseyinler, Hacıoğlu Obası, Tekke, Asar, Karga ve Araplar. Yaklaşık bir yıl sonra, Batı Anadolu’da muhtariyet ilan edilecek bölgenin sınırlarını çizen bir başka yazıdan, Gömeç’in mülki konumunda bir değişiklik olmadığı anlaşılmaktadır.
II Meşrutiyet’in ilan edildiği yıl (1908) Gömeç Nahiyesinde 5091 kişi yaşamakta idi. Bunların 2166 sı erkek 2010 u kadın olmak üzere 4176 si İslam ,485 i erkek 404 ü kadın olmak üzere 889u Rum ve 16 sı erkek 10 kadın olmak üzere 26sı Ermeni’ydi. Demografik bakımdan olağandışı bir gelişmenin yaşanmadığı birkaç yılın ardından patlak veren Balkan Savaşları Anadolu’nun her yeri olduğu gibi Gömeç ve çevresinde de durumu değiştirdi. Bu dönemde Yunan Ordusuna katılmak üzere gittiğini tahmin ettiğimiz Rumlarla, yitirilen Doğu Ege Adaları ve Balkan topraklarından gelen Türk ve Müslüman (Boşnak, Pomak ve Arnavut] muhacirlerin sayısını Gömeç Nahiyesi ölçeğinde tespit etmemizi sağlayacak veriler ne yazık ki bulunmamaktır.1867 yılında meydana gelen Midilli depremi nin ardından göçenlerle tarım sektöründe emeğini satmak üzere gelip yerleşen Midillililer ve zengin Ayvalıklılardan oluşan Gömeç Rumları, Birinci Dünya Savası’ndan hemen önce Midilli’ye dönmek zorunda bırakılmışlardı .
Bunlardan biri olan Vasilia Kuçomitu özetle;Kendilerine, içinde bizi kovmaları yazılı zarflar dağıtılan Türkler,bunları açmada aceleci davranınca,durumu öğrendik, bize uykuda saldırmasınlar diye gözümüzü kırpmadık, dikkat kesildik. Herkes çok korkmuştu. Çünkü zengin bir hemşehrimiz vardı. Türkler ona, “bütün mücevheratını ve paralarını al ve köprü altına gel, biz seni kimsenin rahatsız etmesine izin vermeyeceğiz” dediler. Söyleneni yaptı. Onu bıçaklayarak öldürdüler ve köprünün altına gömdüler. Ayvalık’a doğru yola koyulduk Baştan aşağı soyulmuş vaziyette Ayvalık’a vardık ve Midilli’ye geçmek için teknelere doluştuk” demektedir.
Küçük Asyalı Mülteciler Komisyonu’na göre, göçten hemen önce Gömeç’teki 200 hanede 1200, Yayaköy’deki 100 hanede ise, 800 Rum nüfus bulunmaktaydı.Başka bir Yunanca kaynağa göre ise, 1914 tenkilinde Gömeç’ten 1067, Yayaköy’den 242 Rum uzaklaştırılmıştı.
Gömeç ve çevresinde, Rumların ev ve arazilerine yerleştirilmiş olan Boşnak, Pomak ve adal ı [ muhacirlerin, Ayvalık’ın işgali olasılığı nedeniyle tedirgin olması, son derece doğaldı. Ayvalık Kaymakamı Osman Nuri Bey, 18 Mayıs’ta Karesi Mutasarrıfına gönderdiği bir telgrafında: ‘...Bergama’nın heyecanı dahi ziyade olduğu ve oraca da mukavemet vukuu his olunuyor. Edremit’i dahi iyi görmüyorum. Bugün Zeytinlik karyesinden Pomak muhacirleri hemşehrilik dolayısıyla bana adam göndermişler, ne yapacaklarını soruyorlar... Gömeç köylerinde bir hayli Boşnak ve adalı Müslümanlar bulunduğundan, o taraftan bir parça korku vardır. Lakin mahalli hükümet [ müdürlüğünü kastediyor], tedabir-i ciddiye ile teskin-i ezhana kudretyab olabilir (halkı yatıştırmayı başarabilir). Çünkü yerli ahaliyi bu gibi tahrikata eğilimli görmedim” diyordu.
Kaymakamın aynı günlü bir başka telgrafından, Ayvalık’tan firar edip Gömeç’te yakalanan iki neferin, orada heyecan verici bazı haberler yaydıklarının anlaşılması üzerine, heyecanı yatıştırmak üzere Bergama, Edremit, Burhaniye Kazaları ile Ayazment ve Gömeç Müdüriyetleri’ne telgraflar gönderildiği öğrenilmişti. Sonraki günlerde önce, Burhaniye ve Edremit’ten, kadınlarla çocukların iç kesimlere doğru göçe hazırlandıklarını bildiren telgraflar ardından, Ayvalık Kaymakamı’nın: “Gömeç’te kimse kalmamıştır. Göç fikrinin, Burhaniye’ye de sirayet etmiş olduğu anlaşılıyor. Dünkü gün gerek ben, gerek nahiye müdürü ahalinin hicretini men etmeye çalışmış isek te, burada kimsenin önüne geçmek kabil değildir” diyen telgrafı, mutasarrıflığa ulaşmıştı.
172. Alay’la, Ayvalık’a çıkan Yunan birlikleri arasında başlayan çatışmanın, Gömeç ve yakın çevresinden kuzeye doğru başlattığı göç, Yayaköylü Hasan İnce’nin belleğinden şöyle süzülüyor: “... Yatağını, hayvanı olan hayvanına sardı, olmayan omuzuna elbiselerle bir yorgan aldı, öyle çıktık. Öküz, eşek, beygir vardı [hayvan olarak]. Bu Burhaniye Köprüsü, yoktu. Bizde de 78 tane Mısır ineği vardı. Babamın kız kardeşinin kızı vardı. Onunla beraber biz ineklere ayrıldık. Kız büyükçeydi... 0 Burhaniye Çayı da gelmiş akıyor böyle. Geçmek için imkan yok... Gelen [insanlar] araba maraba onlara tutunuyordu. ineklerin kuyruğuna yapışan öte yana geçti. Arabalara yapışan, arabalara tutunan, hep geçti. 0 zaman Boşnaklarla beraber muhacir olduk yine. Yayaköy’de, Gömeç’te, kimse kalmadı...İskelede [Burhaniye] bombalar atılıyordu. Hatta bu Hasan, Hasan Kuruca var. Arabanın içindeymiş, misket parçası ayağının şeyini koparttı onun... Denizden atıyorlardı.”
21 Ağustos tarihi itibariyle Gömeç’e, 223 kişinin dağıldığı 61 aile, Yayaköy’e 55 kişinin dağıldığı 13 aile ve Karaağaç’a 81 kişinin dağıldığı 22 aile olmak üzere toplam, 359 kişinin dağıldığı 96 Rum göçmen ailesi iskan edilmişti. Birkaç gün sonra Yüksek Komiserlik, bir süredir Edremit’te iskan memuru olarak görev yapan Gr. Anagnostopulos’a yardımcı olmak üzere, An. Haranis’i görevlendirdiğini bildirdiği Edremit’teki temsilcisinden, ikisi arasında hizmet ve sorumluluğu hiçbir rahatsızlığa meydan vermeksizin paylaştırmasını istemişti. Günümüzde Ziraat Bankası’nın bulunduğu binanın arkasındaki alanda olduğunu öğrendiğimiz, ancak artık izine rastlanmayan kilisenin, ne adı ne de inşa tarihi bilinebilmektedir. Büyük bir olasılıkla, 19. yüzyıl’ın son çeyreği içinde yapılan bu kiliseyi, Angelis Kalaycı inşa etmişti. Hasan ince, binayı şöyle tarif etmektedir: “Buradaki [Gömeç’teki] kilise çok güzeldi. Bizim Yaya Mahallesi’ndeki kilise, o kadar güzel değildi. Şimdi bu kiliseyi yapayım desen yani bir ortaokul yapmış kadar şey vardı yani, o kilisenin değeri yani. Etrafında odaları vardı. [cemaat okulu olmalı]”. Patrikhaneye bağlı metropolitlikler [tamamı 24 tane] içinde, önem bakımından yirmi ikinci sırada olan Ayvalık Metropolitliği’nin, sınırları içinde kalan Gömeç Ortodoks Kilisesinin, cemaatinin verdikleriyle geçinen bir papazı bulunmakta, ayrıca yılda iki kez, Ayvalık’tan despot [metropolit] gelerek ayin düzenlemekteydi.
Burhaniye istikametinden şoseyi takiben gelenleri, Kemalpaşa Çayı üzerine 1908 yılın da inşaa edilmiş tek kemerli köprüyü geçtiklerinde, bugün sadece birinci katı ayakta olan han ve bitişiğindeki köyün tek Rum meyhanesi karşılamaktaydı. Buradan sola dönüldüğünde, sağ tarafta, bugün içinde kıraathane ile manav dükkanının yerleştiği nahiye müdürlüğü binası, sol tarafta ise, günümüzde belediyenin yerleştiği alanda bulunduğunu tahmin ettiğimiz medrese ve sibyan mektebini de içeren, köyün tek camisinin bulunduğu çarsı sokağı başlıyordu. Sayısının kırk civarın da olduğunu tahmin ettiğimiz dükkanlar, genelde bakkal olup Hasan İnce’nin deyişiyle, “ekserisi Hıristiyanlara aitti.” Altında: pantolon-gömlek ya da “zeybek donu” [ yerlileri giyerdi] üstünde: püsküllü, püskülsüz sarıklarıyla Türk, ceket ve sarıklarıyla ise Rum erkekleri, şimdi 6 Eylül Caddesi olarak bilinen bu dar sokağı ibadet, alışveriş ya da dinlenmek için ziyaret ederlerdi. Birinci Dünya Savaşı öncesinde, cemaatlerarası ilişkiler konusunda görgü tanıklarının anlattıkları, birbiriyle örtüşmemektedir. Vasilia Kuçomitu, “Türklerle iyi yaşadık. Çocuklarımız çocuklarıyla oynardı. Düğünlerde Türkleri davet ederdik, onlar da bizi”derken Hasan İnce, “Rumlarla pek kaynaşılmazdı... Gezme, Rum karısı ev[de] hiç görmedim ben. Bizim evden Rum evine gitme, öyle şey yoktu. olsaydı onu bilirdim yani’ demektedir. Gerçeğin tespitinde yapı dokusu, önemli bir gösterge olabilir. Batı Anadolu’daki birçok sancak, kaza ve nahiyede olduğu gibi Gömeç’te de, yerleşmenin temel belirleyeni milliyet ve din di. Köye gelmeye başladıkları tarihten itibaren, Rumların belli bir bölgeyi inşa ederek kendi mahallelerini kurmalarının, Türk/Müslüman nüfusla kaynaşmalarını imkansız kıldığı ortadadır. Farklı olandan kendisini, gönüllü olarak tecrit eden bu yaklaşım, aynı havayı soluyan, aynı coğrafyayı paylaşan bu iki halkın yekdiğerine olan güvensizliğini bilemiş, bir arada yaşama kültürü oluşamamıştı. 1914 tehciri, bu tabloyu daha da ağırlaştırdı. Gömeç’in Yunan işgali altında bulunduğu dönemde, cinayetle sonuçlanmış olması nedeniyle, varlığından haberdar olduğumuz tek olay: Türkler arasında geçmişti. Gömeç eşrafından fabrikatör Hüsnü Efendi’nin, henüz sakalı bıyığı çıkmamış olan on yedi yaşındaki oğlu Mustafa Efendi, okuma yurdundan Meyhane Boğazı civarındaki hanesine giderken, Kasaplar Mahallesi’nden Laz Yusuf oğlu Ahmet’le, arkadaşı Selahaddin ve kendi mahallesinden berber İbrahim oğlu Hafız Niyazi, önüne geçerek sarkıntılık edince, silaha davranarak ikisini öldürmüştü. Korkudan firar eden Mustafa Efendi, yakalanarak adliyeye teslim ilmişti.
Sanayinin durumuna gelince:1908 yılında Gömeç’te, iki yağ, iki un fabrikası ile iki fırın çalışmaktaydı. Ayrıca, kışın yakacak olarak kullanıldığını yazdığımız meşe palamutunu işleyen bir fabrika da, bunlara eklenmelidir. Tüccarlar, un, zeytinyağı ve sabun gibi ürünleri develerle alırlar, İzmir ve İstanbul’a götürürler di. Bu işletmelerle arazinin mülkiyetini, cemaatler bazında gösteren ayrıntılı veriler, ne yazık ki mevcut değildir.
20 Eylül tarihli bir rapor, sadece Gömeç ve yakın çevresine değil, tüm Körfez Bölgesine dönen göçmenleri göstermesi açısından, çok önemlidir:Bu verilere dikkatle bakıldığında, Gömeç ve Yayaköy’e yerleşen göçmenlerin sayısında, bir ay öncesine göre düşüş (-52), Karaağaç’a yerleşenlerin sayısında ise, sekiz katın üzerin de (+572) bir artışın varlığı, göze çarpmakta.Aynı çalışma, Ayvalık Kazası’nın toplam nüfusunu, 34.889 olarak vermektedir. Bu rakamla, genel nüfus toplamı arasındaki fark (34.889 — 31.392 = 3.497), yaşayanlarının tamamının “katıksız Türk” olduğu yazılan Ayvalık Kazası’na bağlı diğer köylere dağılmaktaydı.Gömeç ve Yayaköy’deki Rum nüfusun artarken (+ 674), Karaağaç’ta azaldığı (- 313) okunmaktadır. 21 Ağustos 1920 tarihinden, 1921 yılı sonbaharına uzanan süreçte gözlemleyebildiğimiz Rum nüfustaki bu dalgalanma, konut sıkıntısı, belli merkezlerdeki [göçmen] çiftçi ailelerinin kredilendirilmesi, iklim koşulları ve benzer sebeplerden biri ya da birkaçından kaynaklanmış olabilir. Sebep ne olursa olsun, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce, bu üç merkezden Midilli’ye göç ettirilmiş Rumların tamamının, Yunan İşgali sırasın da geri dönmediği/dönemediği ortadadır. Gömeç, Yayaköy ve Karaağaç’ında içinde bulunduğu bazı yerleşmelerde varlığı görülen Türk ve Müslüman nüfus, büyük bir olasılıkla, Yunan birliklerince işgalinden hemen önce, buralardan Balıkesir ve Bursa istikameti ne göçüp, daha sonra geri dönmeye cesaret edenler ya da bunu başaranlardan ibaretti.
Ebedi hayatı olduğu kadar, fani olanı da anlaşılır ve algılanır kılan bir mekan olarak, Rumları çatısı altında toplayan ve bütünleştiren kilise arkasını, “Meyhane Boğazı” denilen ve Midilli Rumlarının kümelendiği mahalleye yaslamıştı. Kendi muhtarını seçtiği anlaşılan Rumların, Ayvalık’takilerle kıyaslandığında, son derece mütevazi görünen kerpiç, taş veya tuğladan inşa edilmiş tek katlı evlerde ikamet ettikleri, henüz ayakta olan birkaç örnekten anlaşılmaktadır.
1914 tenkilinden önce, Gömeç’in içi yerine, Rum nüfusun nispeten az olduğu, bağlı köylerine iskan edildiği anlaşılan Boşnak göçmenlerle, yerli nüfus arasındaki ilişkiler de pek sıcak değildi. Boşnakların “zeybek” diye seslenerek küçümsediği yerli nüfusla kaynaşması, Ayvalık’a çıkan Yunan Ordusu’na karşı yan yana vuruşmaları ve Yunan Ordusu’nun ilerleyişi karşısında bu kez yerlilerin, Boşnaklar gibi ve birlikte göçmen olmasıyla başlamıştı.
Tahıl, bakliyat, armut, şeftali, dut, fındık, ceviz, karnabahar ve bamya ile birlikte, Gömeç Ovası’nın ürün deseni aşağı yukarı ortaya çıkmaktadır. Bunlardan armut ve dut, kara ve deniz yoluyla ihraç edilecek kadar boldu. Sebze ve meyve daha çok, Meyhane Boğazı’nın arka tarafında bulunan bahçelerden alınırdı ki, bunların mülkiyeti konusunda Hasan İnce’nin söyledikleri son derece aydınlatıcıdır:“Şu Gömeç’in bu tarafı var ya [ Meyha ne Boğazı tarafını göstererek], ileri bahçeler filan, Rumların bahçeleriydi. Hep bahçeler, Rum bahçesiydi burada.”
Temmuz ayı başında, çatışmaların yoğunlaşmaya başladığı dikkati çekmektedir. ilk olarak 4 Temmuz günü, Ali Bey’in Gömeç’ten çıkardığı bir keşif kolu ile, aynı amaçla Yunanlıların Ayvalık tarafından çıkardığı bir kol arasında, Yayaköy yakınlarında makineli tüfeklerin de kullanıldığı bir vuruşma olmuştu. Ali Bey’in 14. Kolordu Komutanlığı’na gönderdiği 10 Temmuz tarihli bir rapordan, elde bulunan kuvvetle Tursunlu hattını tutmak mümkün olmadığından Karaağaç sırtlarına çekildiği, bunun üzerine Gömeç ve Tursunlu’ya giren Yunan keşif kollarının, bazı yerleri ateşe verdikleri anlaşılmaktadır.
Büyük bir olasılıkla, 8/9 Temmuz’da Gömeç’e giren Yunan birlikleri, Bergama’nın doğusundan Ayvalık’ın tahminen on kilometre kuzeydoğusuna kadar olan bölgeyi tutmakla görevlendirilmiş olan, Adalar Tümeni’ne bağlıydılar. İzmir Kolordusu tarafından, Giresun Edremit çizgisine kadar olan bölgenin, temizlenmesiyle görevlendirilen Adalar Tümeni, 12 Temmuz gecesi hazırlıklara girişti. Bu amaçla, dört karma birlik oluşturuldu. Bunlardan sonuncusu, Binbaşı Tamvaki’nin komutası altında olup, Yayaköy civarında konuşlandırılmıştı. 14 Temmuz günü, başlayan kuzey yürüyüşü, başkomutanın emri üzerine durdurulmuştu. 17 Temmuz sabahı yeniden yürüyüşe geçildiğinde, Tamvaki’nin komutası altındaki karma kuvvetin, iki kola ayrıldığı görülmektedir. Tamvaki’nin komutasındaki: 3 1/2 bölük ve 5 makineli tüfekten ibaret olan birinci kol, Pambucak, Ulubeyler, Ağacık, Karga, Şarköy güzergahını alarak, saat 16.00’da Burhaniye’ye girmişti. Ayvalık-Gömeç şosesini kullanan, Yüzbaşı Konstantinidis’in komutasındaki 1 1/2 bölük ve 5 makineli tüfekten ibaret ikinci kol ise,”Niki Torpidosu”nun toplarınca, denizden destekleniyordu. Burhaniye’de birleşen bu iki kol, harekata devam ederek, saat 19.30’da Edremit’e ulaşmışlardı.
İzmir Yunan İdaresi’nin, Edremit Kazası’ndan askere yazılanları gösterir listeleri, Edremit’teki temsilcisine göndererek, bunların ailelerine maaş bağlanmasını istemesi, Osmanlı uyruğundaki Rumların, Yunan Ordusu’nda hizmet ettiğinin açık kanıtıdır. Gömeçli Rum gençlerinin, ailelerine ekonomik katkı da sağlayan bu hizmetin dışında kalmadıklarını, Vasilia Kuçomitu’dan öğreniyoruz. Kuçomitu, kız kardeşlerini evlendirmek isteyen annesinin, bu konudaki düşüncesini öğrenmek istediği cephedeki oğlundan :“Hiçbirşeye karar verme anne, durum iyi değil, zannediyorum cephe dağılacak " cevabını aldığını belirtmektedir. Cephedeki duruma ilişkin ilk bilgilerin, Ayvalık’a ulaştığı 3 Eylül günü başlayan telaş, kısa bir süre içinde Körfez’deki tüm yerleşmelere yayılmış olmalıdır. Kuçomitu, bir ay içinde jandarmalarla, battaniyeleriyle atlarını satan askerlerin, kayıklara binerek gittiklerini görünce, çoluk çocuk Ayvalık’a yığıldıklarını ve yanlarına hiç bir şey alamadan Midilli’ye geçtiklerini söylemektedir.
Gömeç’in Yunan işgalinden, şu anda kutlanan 6 Eylül’de, kurtulmuş olması mümkün değildir. Akıncı Müfrezeler Reisi Ibrahim Et- hem Bey, 7 Eylül 1922 tarihinde, Batı Cephe si Komutanlığı’yla Dahiliye Vekaleti’ne gön derdiği telgrafta: “Erdek, Burhaniye, Edremit, Ayvalık dışında, Karesi Livası dahilindeki düş man tamamen temizlenmiştir” diyordu. ib rahim Ethem Bey’in, aynı makamlara verdiği 11 Eylül tarihli harp raporunda: “Edremit, Burhaniye havalisinin temizlenmiş ve ... müfrezelere Ayvalık ve Bergama istikameti verilmiştir” demesi, henüz akıncıların Gömeç’e dahil olmadığını göstermektedir. Nitekim, Ibrahim Ethem Bey’in yine aynı makamlara: “Ayvalık müfrezelerimiz tarafından vukuatsız işgal edilmiştir” raporunu verdiği, 13 Eylül’de Gömeç’in akıncılarca kurtarılmış olduğu açıktır.
Senelerdir yapılmakta olan hatanın kaynağını, iki yerde aramak gerekmektedir. İlkin, Yunan kaynakları düzenli Türk Ordusu’nun Ayvalık’a giriş tarihi olarak, 6 Eylül tarihini vermektedir. 0 dönemde Yunanistan, Gregoryen takvimi kullanmaktaydı. Yani bu tarihe, 13 gün ilave edilmesi gerekmektedir. Bu yapıldığında çıkan 19 Eylül tarihi ise Türk Ordusu’nun Ayvalık’a giriş tarihi değildir. Bu 6 Eylül tarihi, miladi bir tarih zannedilmiş olabilir.
ikinci olarak, düzenli Türk Ordusu’nun[ Süvari Tümeni] Ayvalık’a girdiği 16 Eylül tarihini, 6 Eylül zannetmek yanılgısıdır.
Doç. Dr. Engin Berber
Ege Üniversitesi iktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Bu yazı 377 kez okundu...