Gömeç Ovası ve yakın çevresinin jeolojik, jeomorfolojik özellikleri ile depremselliğini araştırmayı amaçlayan bu çalışma, yaklaşık 153 km lik bir alanı kaplamaktadır.
Gömeç Ovası ve yakın çevresinin temelini, Alt Triyas’a ait metakonglomera, metakumtaşı, metaçamurtaşı, ve metavolkanitten oluşan kayaçlar oluşturur. Birim içinde Üst Permiyen yaşlı Çaldağ Kireçtaşı üyesine ait değişik boyutlarda bloklar bulunur. inceleme alanında Tersiyer’e ait birimler arasında ise, Kozak plütonu, Hallaçlar, Dedetepe ve Yuntdağ volkanitleri, Ballıca ve Soma formasyonları ile Dededağ bazaltları yer alır. Sahada en genç oluşuklar ise Kuvaternet’e ait alüvyonlardır.
Gömeç Ovası ve yakın çevresi, jeomorfolojik özellikler itibariyle kıyı şeridi ve iç kesimler olmak üzere iki bölüme ayrılır. Kıyı şeridi adı altında yüksek (falezler, fay diklikleri ve kıyı aşınım basamakları) ve alçak kıyı şekilleri (kıyı okları, mini deltakır, kıyı bataklıkları, lagünler, kurumuş lagünler, boğulmuş fiüvial şekiller ve kıyı sekileri) üzerinde durulacaktır. iç kesimler başlığı altında ise; akarsu aşındırması biriktirmesi sonucunda oluşmuş şekiller (aşınım yüzeyi parçaları, vadiler, akarsu sekileri, alüvyal taban ve birikinti yelpazeleri) yer almaktadır.
Batı Anadolu graben sisteminin kuzeyindeki, Edremit ve Bakırçay grabenleri arasında kalan, Madra Dağı horstunun kenarındaki Gömeç Ovası ve yakın çevresi,Edremit grabeni sistemi içerisinde Ayvalık ve yakın çevresi ile birlikte ayrı bir ünite oluşturur. Sahadaki fay hatlannın K-G doğrultulu olması da bunu gösterir. MS 11 —2001 tarihleri arasında Gömeç Ovası ve yakın çevresi içinde meydana gelen büyük bir deprem kaydına rastlanmamakla birlikte, söz konusu sahayı etkileyen 28 adet deprem vardır.
Anahatları ile bir çanağı andıran havzanın, KB-GD istikametindeki uzunluğu 15 km, KD GB istikametindeki eni ise 10 km dir. Bu sınırlar dahilindeki havzanın alanı ise 153 km dir. Havzanın en yüksek noktası 645 m ile Cızcız kaya Tepe’dir .
İnceleme alanı, taban kısmı (Gömeç Ovası) ve bunun çevresinde yer alan nispeten yüksek tepelerle morfolojik bir ünite, bir havza meydana getirir. Batı kısmı alçak olan Gömeç havzasında yükselti, merkezden çevreye doğru gittikçe artmaktadır. Önce Neojen’e ait alçak ve basıl tepeler, sonra kademe kademe yükselen belirli yükseltilerdeki aşınım yüzeyleri sıralanmaktadır.
inceleme alanının morfolojik bir havza olma özelliği, onun aynı zamanda hidrolojik bir havza oluşturmasına da imkan hazırlamıştır. Çerçeveyi meydana getiren yüksek su bölümü sahasından farklı adlarla doğan akarsular, Gömeç Ovası’nda, Gömeç, Karaağaç ve Kuzulu Çayı kanalları vasıtasıyla denize dökülürler.
Gömeç Ovası ve yakın çevresi morfolojik ve hidr bakımdan havza karakterine sahip olduğu gibi, jeolojik bakımdan da havza karakteri gösterir. Burada çevreden tabana doğru gidildikçe eski kayaçlardan yenilere geçilir. Gerçekten havzanın çerçevesini, Alt Triyas’a ait metakonglomera, metakumtaşı, metaçamurtaşı, ve metavolkanitten oluşturmaktadır. Bu çerçevenin havza tabanına daha yakın olan kısımlarında ise Neojen’e ait volkanik ve sedimanter kayaçlar yer alır. Nihayet havza tabanında Kuvaterner’e ait alüvyonlar görülür.
Yapısını Üst Miyosen’e volkanik tüflerin meydana getirdiği Karatepe aslında bir volkan harabesini andırmaktadır. Arkent Tatil Sitesi’nin bir bölümünün de üzerinde yer aldığı Güvercin Koyu’nuun iç yamaçları batıya bakan bir anfi görünümdedir. Bu durum bizce, Güvercin Koyu’nun bir stratovolka nın doğu kenarı olabileceği fikrini uyandırmaktadır. Alçak kıyılar bilindiği üzere deniz seviyesine yakın kıyılardır. Bu kıyılarda kıyı çizgisi genellikle düz bir şekilde uzanır. Kuzeyde Bardakçı Sahil Sitesi’nin olduğu kesimde denize doğru uzanan burunların (Çoban, Sakızkale, Buğdaycı ve Karakaya) arasındaki koylarda küçük sayılabilecek üç ayrı kumsal gelişmiştir. Ancak Bardakçı Sahil Sitesi plajlarındaki kumlar Sarımsaklı Plajları’ndan getirilmiştir.Kara tepe’nin güneyinde de iyi gelişmiş bir kumsala rastlanmaktadır.Karatepe Burnu ile Helvalı Tepe arasında kalan saha; plajlı kıyı şeklinde, alçak kıyı tipindedir. Bu kesimde ilk bakışta dikkati çeken jeomorfolojik birimler arasında lagünler, kıyı bataklıkları, mini deltalar ve kıyı okları sayılabilir. Kara Tepe’nin hemen güneyinde bir lagün yer almaktadır. Bu lagün, kurak dönemde buharlaşmanın etkisiyle kurumaktadır. Tuz bileşiklerinin de yer yer izlendiği bu lagünlerden kuzeydekinin tabanı, yaz mevsıminde, zeytin tarımında zirai mücadelede yer alan küçük uçaklar tarafından pist olarak kullanılmaktadır. Karaağaç Kanalı’nın Edremit Körfezi ile buluştuğu kesimde, taşıdığı materyalin birikmesiyle mini bir delta oluşmuş durumdadır. Benzer bir delta da güneyde Kız Çiftliği’nin batısında gelişmiştir. Özellikle son taşkınlarda gelen materyal ile denizaltı topoğrafyasında kıyıdan seçilebilecek deltalar şekillenmeye başlamıştır. Hatta o kadar fazla alüvyal malzeme taşınmış ki gelen materyal eski plajların ve kıyı oklarının bozulmasına yeni kıyı okları ve lagünlerin oluşmasına neden olmuştur. Bu karakterdeki kıyı boyunca sığlaşma ve özellikle kış aylarında bulanıklaşma görülmektedir.
Akyürek ve Soysal (1978)’a göre, Kınık formasyonu zaman zaman derinleşen sığ bir denizel ortamda oluşmuştur. Bu ortama aralıklı olarak ani denizaltı akıntıları ile Permiyen yaşlı kireçtaşı blokları gelmiştir. Gri, siyah renkli, ince-orta tabakalanmalı, yer yer rekristalize olan bu kireçtaşı blokları Krushensky (1976) tarafından “Ayaklı kireçtaşı’ Akyürek ve Soysal tarafından “Çaldağ kireçtaşı üyesi” olarak adlandırılmıştır. Kireçtaşlarında; Dunbarulatumi da Skinner, Verbeekina verbeeki Geintz, Neoschwagerina craticulifera schwager, Staffela, sp., Nankinella sp., chusenella sp., Reichelina sp., Neon?Jcthyra sp., globivalvuli na greace, hemigordiogsis renzi Reichel fosilleri ile Üst Permiyen yaşı saptanmıştır (Akyürek, 1989: 3).
Inceleme alanında Tersiyer’e ait birimler arasında; Kozak plütonu, Hallaçlar, Dedetepe ve Yundağ volkanitleri, Ballıca ve Soma formasyonları ile Dededağ bazaltları yer alır. Kozak plütonu, Hallaçlar, Dedetepe ve Yuntdağ volkanitleri ile eş kökenli olup, tüm Batı Anadolu’da Üst Oligosen’de başlayıp, Pliyosen’e kadar etkin olan volkanizmanın ürünüdür. Söz konusu mağmatik kayaçlar, giderek kalınlaşan kıta kabuğunun derinlerde kısmi erimesi ve anateksi yoluyla oluşmuşlardır (Ercan ve diğerleri, 1984: 29).
Kozak plütonu, Kubaşlar Köyü çevresinde granocliyorit porfir ile temsil edilmektedir. Genellikle açık renkli, orta-iri taneli, bol çatlaklı ve eklemli olan birim, arazi verilerine göre Alt Triyas’ı kesmektedir. Kozak plütonunun yaşı ile ilgili yapılan son çalışmalar ise Üst Oligosen-alt Miyosen’i işaret etmektedir (Yılmaz ve diğerleri, 2000: 363).
lnceleme alanında Tersiyer’deki ilk volkanik evre olan Hallaçlar formasyonu; andezit trakiandezit, dasit ve riyodasit türde lavlar, tüfler ve silişleşmiş tüflerden oluşmuştur. Olasılıkla Üst oligosen-Alt Miyosen yaşta olan birim kalınlığı yaklaşık 500 m yi bulur (Ercan VE diğerleri, 1984: 39).
lnceleme alanında ikinci volkanik evre olan Dedetepe formasyonu; Hallaçlar formasyonu lavlarından biraz daha fazla asidik olup dasit, riyodasit ve riyolit türdendir. Karaağaç Beldesi’nin kuzeydoğusundaki Dede Tepe’nin yapısında yer alan birim, olasılıkla Alt Miyoser yaştadır (Ercan ve diğerleri, 1989: 39).
Inceleme alanının güneydoğusunda da alanlarda izlenebilen üçüncü volkanik evreye ait Yuntdağ volkanitleri, ince kesitlerinde andezit, latit, dasit ve riyolit olarak tanımlanmaktadır. Yuntdağ volkanitleri ile ilgili yapılan radyometrik yaş tayinleri, Alt-Orta Miyosen’e karşılık gelmektedir (Ercan ve diğerleri, 1984: 1? 18, 40).
Inceleme alanında Tersiyer’e ait sedimanter karakterdeki iki depodan ilki olan Ballıca formasyonu (Akyürek ve Soysal, 1978) Boz Tepe batısında, Ulubeyler güneyinde ve Kerem köyü güneybatısında yer alırlar. Çeşitli litolojilerdeki çakılları içeren konglomera ve kumtaşından birim Tersiyer öncesi kayaçları, Kozal plütonunu ve Tersiyer volkanitlerini diskor dans olarak örter. Daha çok üzerinde bulunduğu ve hemen yanındaki birimlerin çakıllarını içerir. Fosil bulunamadığı için yaşı kesin olarak saptanamamıştır. Ayrıca radyometrik yaş tayini ile yaşının Alt Miyosen olduğu saptanan Dedetepe formasyonu çakıllarının Ballıca formasyonunda bulunması ve Soma formasyonu ile düşey geçişli olması, bu formasyonun Orta Miyosen yaşta olabileceği fikrine ağırlık kazandırmaktadır (Ercan ve diğerleri, 1984: 21).
lnceleme alanında en geniş yayılıma sahip ikinci sedimanter karakterli depo Soma formasyonudur (Akyürek ve Soysal, 1978). Kireçtaşı, killikireçtaşı, kil, marn, tüfit, kumtaşı, konglomera litolojilerinden ve yer yer de bu iitolojilerin ardalanmasından oluşan birim beyaz, gri, sarı ve bej renklerde izlenmektedir. Tabakalanma genellikle yatay ve yataya yakındır. Formasyon içindeki tüfit düzeyleri, yer yer çevredeki Dedetepe formasyon tüflerinin 0 Kıyı köprüsü, buradaki yapısal özelliklerın farklı karakterde olması, yumuşak bölgelerıh daha kolay aşınması ve taşınması, sert olan kaya ise aşınımdan arta kalmasıyla, oluşmuş bır şekil olarak tespit edilmiş durumdadır. Karatepe ve Tilkikaya Iıkları’nın yer kesimlerde karşılaşılan falezlerin yüksekliği 3,5-4 m yi bulur. Bunun nedeni, hem NE-S doğrultusunda uzanan fay hattı, hem de litolojik yapının dirençli sayılabilecek karakteridir. Gerçekten bu kesimdeki kıyının yapısında, andezitlerin varlığı, falez dikliklerini arttırıcı bi unsur olmuştur. Karate pe’deki falez önünde de eski falez kalıntıları na rastlanmıştır. Falezı gerilemesi sırasında, dalgaların aşındırıcı etkisine karşı direnci fazla olan kayaç blokları, denLtin içinde günümüze kadar kalmış durumdadır.
Kız Çiftliği batısında bazen deniz üzerine çıkan bazen de deniz suları altında kaybolan Hasır Adası bulunmaktadır.Gümüşlü Burnu kuzeyindeki Çiçek Adası kıyıları da yine falezlidir. Ancak falezlerin yüksekliği, özellikle güney kısımlarda son derece düşük değerler göstermektedir.
Inceleme’ alanında 7-8 m nin üzerinde karşılaşılan düzlükler üzerinde, fosil bulunamadığı gibi kıyı çakıllarına rastlanılmamıştır. Bu nedenle, bu yükseltilerde karşılaştığımız düzlükleri kıyı aşınım basamağı olarak ifade ediyoruz. Bazı yerlerde akarsu sekileri ile düzenli geçiş gösterdikleri gibi, çoğunlukla da oluşum süreçleri tartışmalı olan bu basamakların, Pleistosen içindeki deniz seviyesi oynamalarına bağlı olarak oluşmuş sekilerin yaşıtı olarak düşünülmeleri gerektiği kanaatindeyiz. “Şu anda üzerlerinde akarsu çakıllarına rastlanılmaması ve bunları oluşturacak gerçek akarsuların bulunmaması nedeniyle, bunların bugüne nazaran çok açıklarda olması gereken bir kıyıya göre oluştukları olasılığı üzerinde durulabilir. Burhaniye-Menemen arasındaki kıyı boyunca orta ve yüksek denizel sekilerin bulunmayışı Pleistosen başı kıyının güncel kıyıdan daha açıklarda olduğunun başka bir kanıtıdır” (Kozan ve diğerleri, 1982:45).
Gömeç Ovası’nın kıyı kesiminde daha önce Edremit Körfezi ve yakın çevresinde yapılmış çalışmaları dikkate alarak deniz sekilerin varlığından bahsedebiliriz. Ancak Pleistosen esnasında bütün seviye oynamalarını ifade eden sekileri görme imkanımız olmamıştır. Zira 7-8 m nin üzerinde karşılaşılan düzlüklerde fosil bulunamadığı gibi kıyı çakıllarına da rastlanılamamıştır.Bu konuyla ilgili olarak Kayan, Ege Denizi kıyısında Beşiktepe güneyindeki Beşige Düzlüğünde yapmış olduğu çalışmasının sonuçlarında “...Holosen’de yükselen deniz, günü müzden 6000 yıl kadar önce bugünkü seviyesine ulaşmıştır. Ancak günümüzden 5000- 3500 yıl önceki dönemde deniz seviyesinde, burada 2 m kadar olduğu belirlenen bir alçalma meydana gelmiştir. Bundan sonra Milat yıllarına kadar deniz tekrar bugünkü seviyesine yükselmiştir...” demektedir (Kayan,1997: 739).
Yine Kayan, ilginç bir husus olarak ‘ Denizi tektonik bakımdan çok aktif olan bir bölgede göreli (relative) deniz seviyesi değişmelerinin Anadolu kıyıları boyunca kuzeyden güneye hep aynı ölçülerde saptanmış olmasıdır. Halbuki faylarla parçalanmış, bloklu bir jeolojik yapıya sahip olan bölgede fay bloklarının farklı hareketleri ile ilgili olarak değişik ölçülerin bulunması gerekirdi. Bunun yanında Anadolu’nun Ege Denizi kıyılarında alüvyal alçak kıyılar dışında kalan kayalık yüksek kıyı kesimlerinde yükselmiş kıyı izlerine, hele Holosen’e ait izlere hiçbir yerde rastlanmamaktadır. Buna karşılık bütün Ege kıyılarımız da boğulma şekilleri hakimdir...” yorumunu yapmaktadır (Kayan, 1997: 739).
İnceleme altındaki Holosen’e ait denizel sekileri 2,5 m. yükseltide Tavşan Gölcükleri mevkiinde ve Keremköyü’nün batısında, 7-8 m. yükseltide, Mithatpaşa Mahallesi’nde Helyalı Tepe çevresinde ve Gümüşlü Burnu’nda görmek mümkündür.
Karaağaç Beldesi ve Dursunlu Köyü’ne doğru iki önemli girinti yapmış olan Gömeç Ovasının N-S doğrultusundaki uzunluğu 4,5 km iken; E-W doğrultusundaki genişliği 3 km kadardır. Bugünkü taraçalı morfolojik karakteri ile önemli bir tarım alanı olarak da dikkat çeken ovanın alanı 29,1 km ve alçak kısmın daki E-W doğrultusundaki eğim değeri %O 3 civarındadır. Eğimin az oluşu Gömeç Ovasın daki yer altı suyunun Edremit Körfezi’ne boşalmasını engellemektedir. Örneğin; daha kuzeyde yer alan Edremit Ovası’nda yer altı suyu akımının % 36’sı denize boşalırken, bu miktar Gömeç Ovası’nda % 7’dir (Özhan ve Keleş, 1977). Gömeç sahilinde yok denecek kadar az yeraltı suyu boşalımına karşın, erozyon ürünü süprüntü maddesi taşınımı fazla olmakta, bu da sahildeki çamurlaşmanın sebebini oluşturmaktadır (lrtem, 1996).
Genellikle 200-250 m ler arasında yer alan Üst Pliyosen aşınım yüzeyleri, Kuyualan Köyü ve Kızıl Tepe’nin batısında yer alırlar. Nispi yükseltisi 70-80 m.yi bulan vadiler tarafından yarılmış olan aşınım yüzeyleri; tektonik yükselmelerin belirgin habercileri olarak sahada görülürler. Bu aşınım yüzeyleri, Üst Miyosen Alt Pliyosene ait gölsel tortullar ile Üst Miyo sen’e ait volkanik seriler üzerinde ve bu serilerin tabakalarını kesen aşınım düzlükleri halinde gelişmişlerdir. Villafrankiyen’e ait aşınım yüzeyleri ortala ma 140-170 m ler arasındaki yükseltilerde kendini göstermektedir. DIV olarak gösterilen bu yüzeyler, yüksek sekilerden bir basamakla ayrılmış ve bir üst aşınım yüzeyinden de belli bir yamaçla sınır Bazı yerler de gerilemiş akarsu vadi yamacı durumunda bazen de sırt olarak belirmişlerdir. DIV sistemlerinin gelişme süreçleri Üst Villafran kiyen ‘den sonra plüvial iklim evrelerinin başlangıcıyla birlikte kesilmiş, aşınma önem kazanmaya başlamıştır. Tam bu dönemde tektonik hareketlerin de canlanması yüzeylerin daha derin yarılmalarına neden olmuş ve bugün DIV yüzeylerinde gözlemlediğimiz yarı olgun (sub mature) rölyef oluşmuştur. Güneyde Ruhibey ve Yoğurtçu Tepe ile Dursunlu Köyü doğusunda izlenen bu yüzeylerden yüksek sekilere ve birikinti yelpazelerine geçiş çok fazla belirgin değildir.
İnceleme alanının kuzeydoğusunda Boztepe ve Çataltepe arasında kalan çukur saha ile Ilıca Deresi vadisi muhtemelen bir çöküntü sahasına (graben) karşılık gelmektedir.Akarsu Sekileri, Gömeç Ovası ve çevresin de dört farklı seviyede tespit edilmiştir. Bu sekilerden, SYİ ve SY2 üst sekiler, SA1 ve SA2 alt sekiler olarak ifade edilebilirler.70-110 mler arasında Karaağaç Beldesi çevresinde, Dursunlu ve Keremköyü yerleşmelerinin güneyinde izlenebilen 5V seviyelerinden hafif eğimli yamaçlar ile 55-70 m ler arasındaki yükseltilerde gelişmiş olan SY2 seviyelerine inilmektedir. Bu seviyeler, Karaağaç Beldesi ile Dursunlu Köyü arasında ve Kerem köyü’nün batısında görülmektedir. Bugün üzerlerinde yaygın olarak zeytin tarımı yapılan, olasılıkla Orta Pleistosen yaşlı yüksek sekilerde az da olsa akarsu çakıllarına tesadüf edilebilmektedir.
Üst Pleyistosen’de geliştiği tahmin edilen alt sekilerden SAİ seviyesi parçaları, Gömeç Ovası çevresinde adeta gerdanlık gibi dizilmişlerdir. Üzerlerinde bolca akarsu çakıllarına rastlanılan bu seviyelerin mutlak yükseltileri 30-45 m.ler arasındadır.Alüvyal taban ile tepelik saha sınırında gelişmiş olan SA2 seviyesi ise 10-20 m.ler arasındaki yükseltiler yer alır. Gömeç Ovası’nın doğusunda beIirgin bir taraça dikliği ile ayırt edilebilen bu seviye üzerinde kuru ve sulu tarım yapılmaktadır. SA2 ve Holosen’e ait SHİ ve SH2 seviyelerine bakılarak, Gömeç Ova sı’nın alüvyal tabanının düz olmadığı ve kademeli bir morfolojik karaktere sahip olduğu söylenebilir .Gömeç Ovası bugün, akarsular tarafından taşınmış alüvyal malzeme ile dolarak meydana gelmiş bir dolgu düzlüğü karakterindedir. Eski adıyla Armutova olarak da bilinen söz konusu saha; Oligo-Miyosen yerkabuğu hareketleri ile tektonik bir depresyon olarak, faylanmalarla ilk şeklini almış ve bir Neojen havzası şeklinde gelişmiştir. Üst Miyosen aşınım safhasında doğudaki yüksek kısımlardan (Madra Dağı’nın batı yamaçları) aşınan ve taşınan materyal ile depresyonun çukur kısmı doldurulmuştur.
Deniz seviyesinin Würm buzul dönemindeki Postryrenien regresyonunda —90 m.ye kadar alçalması ile akarsular vadi yataklarını derin bir şekilde kazarken, Üst Miyosen-Alt Pliyosen’de çökelmiş olan tortul serilerinde büyük bir kısmını boşaltmışlardır. Işte bu kazılma veya boşalmayı takip eden Holosen’de ki kaide seviyesi yükselmesi (Flandriyen transgresyonu) ile kıyıda süratli bir alüvyal birikim,boğulmanın eseri olarak başlamıştır.
Gömeç Ovası ve yakın çevresinde birikinti koni ve yelpazelerine küçük ölçekli olarak rastlanmaktadır. Zira Pleyistosen’e ait bu alüvyal depoların oluşturdukları şekillerin fazla sayıda gelişmemiş olmasının nedeni sahadaki yükselti ve eğim azlığıdır. Sahada yapmış olduğumuz jeomorfolojik gözlemler sonucun da; Mezarlık Dere, Ilıca Dere ve daha kuzeyde Yassı Tepe’nin doğusundaki derenin alüvyal taban ile buluştuğu yerlerde birikinti koni ve yelpazeleri tespit edilmiştir.
Edremit Körfezi ve yakın çevresi, tarihsel ve aletsel dönemlerde çok etkin bir deprem bölgesi karakterini korumuş ve meydana gelen depremler genellikle yeryüzünde deprem fay izleri oluşturmuştur. Sığ olan Edremit grabeni ve çevresi depremleri, nadir olarak 40 km derinliği bulur. Graben sahasında çok sayıda küçük deprem kümeleri görülmektedir. Ayrıca bu yöredeki jeotermal kaynak alanlarının da büyük depremleri tetiklediği tahmin edilmektedir. Inceleme alanının deprem tehlikesini ortaya koyabilmek için “genelleştirilmiş en küçük kareler yöntemi” kullanılarak bir dizi hesaplama yapılmış ve tablo 2 oluşturulmuştur. Tablodan da anlaşılacağı gibi inceleme alanı ve yakın çevresinde yıkıcı depremlerin yaşanma olasılığı oldukça fazladır. Örneğin 6 büyüklüğündeki bir depremin 50 yıl içerisinde olma ihtimali %87. 1 iken 100 yıl içerisinde olma olasılığı %98.3 tür. Yıne 7 büyüklüğündeki bir depremin 50 yıl içinde olma ihtimali %42.3 iken 100 yıl içinde olma olasılığı %66.7 dir. Bu oranların oldukça yüksek olduğu görülmektedir.
Yüzyıllardan beri insanlar depremlerden etkilenmişler ve bir türlü anlam veremedikleri bu doğa olayını araştırma gereği hissetmişlerdir. Zamanla bilim ve teknolojideki ilerlemelere bağlı olarak insanoğlu önemli gelişmeler kaydetmiş ve bugünkü durumuna gelmiştir. Insanoğlu bu yoğun araştırmalarına rağmen hala depremleri önceden tahmin edilebilecek bir teknolojiye sahip değildir. Eğer depremleri önceden tahmin etmek ve önüne geçmek mümkün değilse, o zaman onların zararlarını azaltacak bir dizi önlem alma zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Bu çalışmanın amaçlarından biride sahanın tektonik, jeolojik ve jeomorfolojik özelliklerini dikkate alarak, depremselliğini ve deprem riskini ortaya koyabilmek, depremlerin insan hayatı açısından önemini bir kez daha vurgulamaktır.
Batı Anadolu ve Ege Bölgesi’nde Orta Miyosen’den itibaren bir graben sisteminin geliştiğine ve %50 oranında K-G yönlü gerilmeye uğradığına ilişkin çok güçlü veriler elde edilmiştir (Şengör, 1979). Batı Anadolu graben sistemi, Avrasya-Arabistan plakalarının Orta Miyosen’deki bir çarpışmasının ürünü olarak meydana gelmiş ve Doğu Anadolu’da ki bu çarpışmanın KAF ile batıya doğru taşınması sonucu oluşmuştur (Şengör, 1980), . Batı Anadolu’da günümüzde de sürmekte olan bu açılma ve gerilme hareketleri ürünü olan birbirine koşut (D-B ve KB-GD doğrultulu) pek çok graben (Edremit grabeni gibi), küçük çaplı havzalar ve yanal atımlı faylar meydana gelmiştir. Eyidogon ve Jackson (1985), Ege Bölgesi’nde hemen hemen D-B yönünde uzanan grabenlerin kenar faylarının derinlere doğru 300-350 den 50- 100 ye kadar azalan eğimlerle listrik (kürek biçimli) normal fayları oluşturacak şekilde uzandığını ve bu tür bir hareket mekanizmasının
Ege graben sisteminde 0/o e varan K-G yönlü bir açılmaya neden olduğunu ifade etmektedirler.
Kuzey Ege’de yer alan Edremit Körfezi ve yakın çevresi, Batı Anadolu graben sistemine dahil olan Edremit grabeni içerisinde yer alır. Kuzeyde Kazdağları ile, güneyde Madra Dağı horstları arasında bulunan ve içerisinde Edremit Körfezi ile Edremit, Burhaniye ovaları yer alan graben, batıda Midilli denizaltı çukuru ve doğuda Gönen termal çizgisi ile sınırlıdır. Ed remit grabeni içindeki Ayvalık kırık yöresi, bir başka küçük kırık sistemidir. Edremit Körfezi’ne çok yakın olan bu saha, K-G doğrultulu kırıklardan oluşur. Detaya inildiğinde Gömeç Ovası ve yakın çevresinin bu küçük kırık yöresine dahil olduğu görülür. Ancak dört kollu KAF’ ın en güney kolunun Akyazı, Geyve, Yenişehir, Bursa, Uluabat ve Manyas gölleri güneyi, Gönen ve Edremit Körfezi üzerinden Kuzey Midilli’ye ulaştığı unutulmamalıdır. Zira bu hatta bağlı olarak meydana gelen depremlenin çoğu inceleme alanını da etkilemişlerdir (18.03.1953 Yenice-Gönen depremi gibi).
Sismoloji arşivine göre deprem ile ilişkisi 105-106 yılından itibaren kurulabilen yörede 16 Ekim 2001 tarihine kadar 1900 yıllık deprem verilerine dayanılarak bir değerlendirme yapıldığında; inceleme alanı sınırları dahilinde büyük bir deprem kaydına rastlanmadığı, ancak çevresinde oluşan büyük depremlerden etkilendiği söylenebilir.
Sismotektonik yörenin deprem geçmişine bakıldığında, en eski depremin 105-106 yıllarında meydana geldiği görülmektedir. 0 gün den bugüne, yöredeki uygarlığın seviyesine göre, oluşan yer sarsıntıları ile ilgili bilgiler, bugünkü mevcut haliyle kayıtlara geçirilmiştir. 16 Ekim 2001 tarihi itibariyle bu kayıtlar ele alındığında, 1900 yıllık bir zaman periyoduna, en az Vi şiddet ve 5,0 büyüklüğünde (magnitu de) 28 depremin meydana geldiği anlaşılmaktadır. Şekil 5b’de bu depremlerin sismo tektonik yöredeki dağılımı izlenmektedir. Bu dağılımdan, sismotektonik yörenin aktif bir deprem rejimine sahip olduğu, anlaşılır. Ancak yöredeki tüm depremlerin zaman içinde ki dağılımı, en azından bir deprem verisi dağılımından belirlenecek ahenkte değildir. Bunun nedeni, ele alınan sürecin bir bölümünün tarihsel dönemi, bir bölümünün de aletsel dönemi temsil etmesindendir.
Gömeç Ovası’nın mart ve ekim aylarına ait taban suyu seviyelerini gösteren haritalar incelendiğinde, ekim ayından mart ayına kadar zeminin suya doygun olması Edremit Körfezi’nde oluşabilecek büyük depremlerde ova tabanında “zemin sıvılaşması” olarak adlandırılan problemi ortaya çıkaracak görünümdedir.
lnceleme alanında deprem riskinin belirlenebilmesi amacıyla Türkiye Deprem Katalogiarı ve Kandilli Rasathanesi’nin internet üzerindeki sanal arşivinden alınan deprem kayıtlarından yararlanılarak bir dizi istatistiksel analiz gerçekleştirilmiştir. Analizler için 1903- 2001 arasındaki 98 yıllık süre içerisinde meydana gelen magnitüdü 4’e eşit ve daha büyük lnceleme alanına ait magnitüd-frekans ilişkisi incelendiğinde ilk dikkati çeken özellik, magnitüdü küçük olan depremlerin frekans değerlerinin yüksek olmasıdır. %93 ü 5.5 M den daha küçük olduğu hesaplanmıştır. Bu da bölgedeki sismo-tektonik aktivitenin hala devam ettiğini göstermektedir.
Odak derinliği-frekans ilişkisi incelendiğin de ise, inceleme alanında meydana gelen depremlerin tamamının odak derinliği 70 km. nin altındadır. Bu da bu bölgede meydana gelen depremlerin sığ depremler olduğunu gösterir. Bunlardan %53 kadarının odak derinliği 0-10 km. arasındadır. Batı Anadolu’da yer kabuğu kalınlığının 25-30 km. olduğu düşünülürse, meydana gelen depremlerin yaklaşık %90 mm kabuk içinde, %lO unun da kabuk altında olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca sığ depremlerin, en tahripkar depremler olduğu da unutulmamalıdır.
Zaman-frekans ilişkisine göre depremlerin yıl içerisindeki dağılışına baktığımızda mayıs ve kasım ayları hariç diğer aylar %10 değerini aşmamaktadır.Fakat şubat, mart, nisan, mayıs ve haziran ayları ilk bakışta dikkati çekmektedir. Bu 5 aylık devre içerisinde meydana gelen depremlerin oranı yaklaşık %50 dir. Diğer %50 lik kısmı ise daha düşük oranlarla 7 aya dağılmaktadır. En düşük oran temmuz ayında (5.2), en yük sek oran ise kasım ayında (10.5) görülmektedir. Çizilen bu tablo depremlerin belli dönemlerde mi yoğunlaştığı sorusunu gündeme getirmektedir.
Inceleme alanı, sahip olduğu sismo-tektonik, jeolojik ve jeomorfolojik özellikler itibariyle her zaman yıkıcı depremlerin yaşanabileceği bir saha konumundadır. Bununla birlikte çevrede gelişebilecek yıkıcı depremlerin etkisi altında da kalabilmektedir. Ayrıca meydana gelebilecek depremlerin şiddetini arttırabilen çeşitli fiziki ve beşeri özelliklere de sahiptir.
Gömeç Ovası ve yakın çevresi, Oligo-Miyosen arasında meydana gelen yerkabuğu hareketleri ile ilk şeklini alarak, bir Neojen havzası karakterinde gelişmiştir. Ust Miyosen’de başlayan ve günümüze kadar geçen zaman içerisinde değişen morfoklimatik aşındırma etmen ve süreçlerinin etkisi altında bugünkü morfolojik görünümünü kazanmıştır. Saha özellikle Pleyistosen’de meydana gelen östatik hareketler sonucunda, kaide seviyesi değişikliklerine bağlı olarak her defasında değişik bir aşınım sürecinin etkisi altına girmiştir. Bu süreçte; gömeç Ovası çevresinde birbirinden eğimli yamaçlarla ayrılan ve farklı aşınım dönemlerini ifade eden, aşınım yüzeyleri mey dana gelmiştir. Bu yüzeyler üç seviye halindedir. Söz konusu yüzeylerden, akarsu sekilerine, kıyı aşınım basamaklarına ve birikinti yel pazelerine hafif eğimli yamaçlarla geçilmektedir.
Pleyistosen sonunda sahanın denizle tanışmasından günümüze kadar geçen sürede alçak ve yüksek kıyılara ait şekiller meydana gelmiştir. Kayan’ın Kuzey Ege’de yapmış olduğu çalışmalara göre “...Holosen’de yükselen deniz, günümüzden 6000 yıl önce bugünkü seviyesine ulaşmıştır "(Kayan, 1997, 739).
Birinci derece deprem bölgesinde yer alan inceleme alanı yakın çevresinde, MS 11 den 2001 yılına kadar çeşitli büyüklükte 28 tane deprem meydana gelmiştir. Bunlardan 6 tanesi tahripkar olarak nitelendirilen türdendir.
Çalışma alanında meydana gelen son büyük deprem 06.10.1944 (Edremit Körfezi)
depremi olduğu düşünülürse, yörede 60 yıllık bir enerji birikiminden söz edilebilir. Bu nedenle bölgedeki deprem riskinin oldukça fazla olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda, aşağıdaki önerilere uyulmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz.
• Mevcut yerleşme yerlerindeki konutlar ve diğer sanat yapıları yeniden ele alınıp incelenmeli,
• Yeni yapılacak olan konutların, sahanın sismik özellikleri dikkate alınarak, ‘Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkındaki Yönetmelik”teki esaslara göre yapılmalı
• Inceleme sahasında mevcut olan yerleşmelerin planları, sismik özellikler dikkate alınarak yeniden düzenlenmeli
• Deprem Master Planı hazırlanmalı
• Alüvyal zeminler üzerine yerleşmekten kesinlikle kaçınılmalı, bu alanların daha ziyade tarım alanları olarak değerlendirilmesi düşünülmelidir.
• Yerleşmelerin daha dirençli zeminler üzerine kaydırılması düşünülmelidir (örneğin Madra Dağı etekleri).
• Son olarak ve belki de en önemlisi, yörede yaşayan insanlara “depremle yaşam bilinci” kazandırılmalı, diğer bir deyişle, bu insanlar eğitilmelidir.
Yard. Doç. Dr. Abdullah Soykan Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Gömeç ovası ve yakın çevresinin jeolojik, jeomorfolojik özellikleri ve depremselliği
Bu yazı 319 kez okundu...